Hafter korsanları yine karşımızda

Hafter korsanları yine karşımızda


Hafter örgütünün bir eşkıya örgütü olduğunu daha önce muhtelif yazılarımızda dile getirmiştik. Ama ne yazık ki bugün dünyadaki birçok hükümet tarafından desteklenmesi onu cüretkâr yapıyor ve bileğini güçlendiriyor. İşin kötü tarafı ise “meşru yönetim” olarak tanımlanan birçok devlet yönetiminin siyasi çıkarları ve  stratejileri açısından bu tür eşkıya örgütleriyle işbirliği yapmakta, onlara destek vermekte ve onların üzerinden siyasetlerini yürütmekte hiçbir sakınca görmemeleridir. 

Libya’da ortaya çıkan Halife Hafter hareketi bir fitne hareketidir. Bu hareketi Arap dünyasındaki dikta rejimleri Libya halkının Kaddafi diktasına karşı gerçekleştirdiği devrimde kazandıklarını geri almak amacıyla ortaya çıkarmışlardır. Dolayısıyla onun çıkardığı fitne hareketi Mısır’da dikta rejimine karşı gerçekleştirilen halk devriminden sonra elde edilenlerin geri alınması amacıyla ortaya çıkarılan Baltacı fitnesinin bir benzeridir.

Fakat ilginçtir ki bu eşkıya hareketi kendisinin bir “meşruiyeti” olduğunu, dolayısıyla denizlerle ilgili kendine göre birtakım sınırlar belirleme, bazı yerleri yasak bölge ilan etme, birtakım gemilerin buralara girmelerini engelleme, girenlere el koyma, hatta ceza kesme yetkisinin olduğunu düşünüyor. Haramilerin kendilerine göre birtakım yasaklar koymalarının ve bu yasaklara uymayanları cezalandırmaya kalkışmalarının örnekleri tarihte çok görülmüştür. Ama bu, haramiliğin hukuki bir dayanağının olduğuna ve meşruiyetine delalet etmez. Haramilik her zaman hukuki ve ahlakî prensiplere aykırıdır. 

Hafter örgütünün Türkiye’ye karşı bir kininin ve düşmanlığının olduğu bilinmektedir. Bunun tabii ki en önemli sebebi, Trablus’taki meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) tarafından Hafter militanlarının hakimiyet alanlarının daraltılmasında Türkiye’nin bu hükümete verdiği desteğin büyük rolü olmasıdır. Özellikle son dönemde Hafter örgütünü silahları susturmaya ve masaya oturmaya zorlayan gelişmeler UMH birliklerinin Türkiye’nin verdiği destekle gerçekleştirdiği başarılar olmuştur. 

Hafter örgütünün Türkiye’ye karşı bir tutum içinde olmasında ve kin beslemesinde kendisini besleyen ihanet rejimlerinin tahriklerinin de belli bir rolü olduğu bilinmektedir. 

Hafter eşkıyaları daha önce, 10 Mayıs 2015 tarihinde Tuna 1 adlı Türk gemisine saldırarak, geminin Türkiye vatandaşı olan üçüncü kaptanı İlker Büyükdere’nin ölümüne sebep olmuşlardı. Söz konusu gemiye saldırılarına gerekçe olarak geminin Trablus yönetimine mensup güçlere silah taşıdığı iddiasını kullanmışlardı. Oysa Hafter örgütünün bunu ispat edecek hiçbir delili yoktu. Ayrıca bu savaşta her ne kadar dikta rejimleri, Sisi cuntası ve küresel emperyalizm tarafından destekleniyor olsa da hukuk dışı olan, meşru yönetime karşı gayri meşru isyan yürüten Hafter’in kendisidir. Hedef alınan gemi hakkında iddia edilenler tamamen saçma ve gerçek dışı olmakla birlikte normalde Trablus’taki yönetimin Türkiye’den silah satın alma yetkisi vardır. Hafter eşkıyalarının, Trablus’taki meşru yönetime ister askeri ister başka sektörlere ait olsun, uluslarası ticaret hukukuna göre ihracı mümkün olan herhangi bir ürünü taşımasından dolayı bir gemiye saldırma hakları olamaz. Ama tabii dediğimiz gibi Hafter örgütünün zaten kendisinin de hukuki bir temeli ve varlığının meşru bir gerekçesi yok. Yaptığı tamamen eşkıyalık, haramilik ve korsanlık. 

8 Aralık’ta da Libya’nın Misrata limanına tıbbi malzemeler  ve ilaç taşıyan, Jamaika bandıralı Mabrooka (Mebruke) adlı Türk gemisine Hafter’in korsanları el koydu. Gerekçeleri ise geminin, uyarılara rağmen yasaklı bölgeye girmesi. Eşkıya örgütünün sözde sözcüsü Ahmed el-Mismari adlı harami, denizcilik kural ve kanunlarına aykırı hareket ettiği için geminin soruşturma ve denetim altına alındığını iddia ediyor. Şu işe bakın ki denizcilik kural ve kanunlarını uygulamak, bu iş için soruşturma ve denetim yapmak haramilere kalmış. Vay denizciliğin başına gelene! 

Artık bu haramilere bir ders verilmesi gerekiyor. 

Google+ WhatsApp