Gördüğüne esir düşen bakışlar

Gördüğüne esir düşen bakışlar


Bakışlarımı herhangi bir yöne doğru çevirdiğimde gördüklerimi göremediklerime perde kılan kim? Güneşin binalar arasında yavaşça süzülüşünü dikkatimden kaçıran kim mesela? Badem ağacının dallarında birbiriyle oynaşan iki minik serçeyi gözlerimden gizleyen kim? Hastane bahçesinde sessizce oturup içinde umuda dönüştürecek bir şeyler arayan adamı görünmez kılan kim? Hayatımızın orasından burasında kendini gösteren minik hevesli kır çiçeklerini susuz bırakan kim? Biri kendini çok zorlayarak bir şey söylediğinde, bizi sözlerinin altındaki derin anlamı aramaktan alıkoyan kim? Bizim için her şeyi olduğundan daha fazla kılacak ayrıntıları fark etmemize engel olan kim? Zihnimizi hayatın kuru gürültüsüne sabitleyen, orada sabit tutan kim? İnsan gözleriyle bakar, zihniyle görür, zihni ne kadar açıksa o kadar görür. Zihni dar açıdan bakanların gözleri geniş bakamaz hayata. Zihni sığ kalanların, derinliğine görme şansı yoktur yaşananları. Görme bozukluğunun çaresi göz kliniklerinde bulunamayacak türüdür bu. Görme kayıplarının en dramatik olanı, gördüğümüz bazı şeylerin başka her şeyi görmemize engel olmasıdır. Farkında olmadığımız şey; bir çok şeyi bakmadan önce zihnimizde zaten gördüğümüzdür.

“Ben yokum ki: Beni yansıtan binlerce ayna var sadece. Tanıştığım her insanla beni andıran hayaletlerin nüfusu çoğalıyor. Bir yerlerde yaşıyor, bir yerlerde çoğalıyorlar. Ben tek başıma var olmuyorum” diyor Vladimir Nabokov, ‘Göz’ kitabında.

Çoğumuz hayatımızın belli bir dönemine kadar gördüklerimizle bütün ömrümüzü geçirmeye rıza gösteriyoruz. Bu bizi hayatın bütün muhtemel ihtimallerine, bütün yenilik ve sürprizlerine kapalı hale getiriyor. Her günü bir öncekinin hemen hemen aynısı olan hayatlar, biraz da bu zihin kilitlenmesinin ürünü... Hayatımızda heyecan verici hiçbir ihtimalin bulunmadığı yolundaki yanılgılarımız da buradan kaynaklanıyor. Hayatımız her türlü ihtimali sonsuzca barındırıyor ama biz onlara kapalıyız. Perdeleri sımsıkı kapalı bir evin içinden ışıyan ve her şeyi sıcaklığıyla ısıtan güneşin parlaması elbet görülmez. Zihin açıklığı bu yüzden önemlidir.

Isaac Asimov, bize, hayatımıza, hayatımıza dair bunaltıcı yanılgılarımıza ve hızla sıradanlaşan mutsuzluğumuza dair bir şey söylüyor: “Belki de mutluluk şudur: başka bir yerde olmanız, başka bir şey yapmanız, başka biri olmanız gerekirdi duygusuna kapılmamak.”

Dev teleskoplarla gökyüzüne bakıp uzayda hayat var mı diye bakan çok ama bir an için gözlerini kapatıp kendi içinde hayat var mı diye bakan kimse yok!

Bir de şunu düşünün; gözlerini açıp bakmadığı için hayatının görmediği kısımlarını kaçırdığını fark eden biri ne hisseder?

Hepimizi, hayatın gördüklerimizden, farkına vardıklarımızdan ibaret olduğuna inandırdılar. Görmediğimiz yerde, bakmadığımız köşelerde neler oluyor bilmiyoruz. Her şeye şahit olmak, her şeyi bilmek gibi bir imkanımız yok elbette. Ama her şeyin gördüğümüzden, bildiğimizden şahitlik ettiğimizden ibaret olmadığını akıl etmekten neden bu kadar uzağız. Bu eksiğimiz, bizi tek kişilik bir gerçekliğin kölesi kılıyor. Kendi gerçekliğimizle acıklı bir şekilde perdeleniyoruz böylece.

“Kiminin gözüyle bakıp göremediğini” dedi meczup, “kimisi özüyle hiç bakmadan görüyor!”

Google+ WhatsApp