Göçmenler, sığınmacılar(1)

Göçmenler, sığınmacılar(1)


Binlerce senelik demografi târihin en dikkât çeken taraflarından birisi de beşeriyetin “iskân” ve “göçebelik” karakteri arasındaki bölünmesidir. Bunun, kabaca “hayvancılık” ile “ziraat” ve “zanaatkârlık” arasındaki bir işbölümüne karşılık geldiği de bilinir. Buna nihâî tahlilde “ticâret” değişkeni de eklemlenecektir. Ayrışma elbette siyah-beyaz ayrışması kadar keskin değildir. Meselâ evcil hayvancılık zirâî dünyâda da kısmen kendisine yer bulur. Ama bu işkolunda belirleyici olanın göçebelik olduğu da inkâr edilemez.

Bahsi edilen ayrışmanın derin kültürel neticeleri olmuştur. İskân, mesken, sâkin gibi kavramların Türkçe’mize Arapça’dan geçtiğini biliyoruz. Sükûnet kavramı bir dinginleşmeyi, durağanlaşmayı, rahatlamayı ifâde eder. Yerleşiklerin dünyâsıdır bu. Kültürel açılımı îtibârıyla, temelde beşeriyetin insânlaşmasını ifâde eder. Medeniyet bunun karşılığıdır. Artık, göçebelikte olduğu gibi mekân değişmemekte, nesiller boyu sâbit kalmaktadır. Köylerden daha irice yerleşim yerlerine ve nihâyet şehirlere, oradan da Krallık, İmparatorluk ve Cumhûriyet gibi daha birleşik yapılara uzanan, siyâsal yanı baskın kurumsallaşmarı ihtivâ eden bir seyirdir bu. Ama çekirdekte içinde yaşayan insanların teskin olduğu şehrin olduğu unutulmamalıdır.

Sükûnet, yâni yatışma hâlinin, şehirlerin artık değerlerin emildiği ve paylaşıldığı mekânlar hâline gelmiş olmasının fonksiyonu olduğunu zihinde tutmak gerekir. Göçebelik asgârî hayat şartlarının idâmesi üzerinden şekillenirken, iskân dünyâsının içini zenginlik, refah, boş zaman ve kültürel incelme süreçleri doldurmaktadır. Şehrin sâkinleri eylemlerini, tabiata çok daha yakın olduğu, çetin göçebelik hayâtında görüldüğünden çok daha fazla kontrol altında tutar. Kâidelerin dünyâsıdır bu. İnsan eylemlerindeki her incelme bir dizi yasağın, baskılamanın mahsulüdür. Bu baskılama en kadim örüntülerinden en modern olana kadar medeniyetin ayrılmaz bir niteliğidir. Freud’un “Medeniyet ve Rahatsızlıkları” başlıklı eserinde bahsettiği de budur. Bunu şöyle de hülâsa edebiliriz: Göçebelerin de elbette kâideleri mevcûttur. Fark şurada olsa gerekir: Göçebelerin eylemlerini düzenleyen bu kâideler ağırlıklı olarak “birincil tabiat” tarafından belirlenirken, yerleşiklerin dünyasının meşrû eylemlerini belirleyen “kültürel” yatırımları ve sermâyesi “ikincil tabiat” odaklı olarak nitelendirilir. Bu yatırım ve birikimler şu veyâ bu derecede bir “yabancılaşmayı” ve en az bunun kadar “yabancılamayı” da berâberinde getirir. Maddî olandan başlayalım. Bunun bedenle alâkalı olduğunu düşünüyorum. Göçebelikte hayâtın idâmesi açısından dâima fizikî olarak formda olmak veridir. İskân edilmişlerin dünyâsında ise bedenlerin, kasların da yumuşadığını tahmin etmek zor değildir. Yerleşiklerin yatırımlarında kas kullanımı gerilemekte, bunun yerini zihinsel ve ruhsal yatırımlar almaktadır. Ama bu geçişin sorunsuz olmadığını ve kuvvetli bir iç tedirginliğin buna eşlik ettiğini unutmamak gerekir. Yerleşikliklerin dünyâlarında kaybedecek o kadar çok şey vardır ki “korku” duygusu sükûneti kuşatır. Halbuki göçebelerin dünyâsında “gözüpeklik”, “gözükaralık” veridir.

Bu iki dünyâ târihte dâimi olarak çatışmıştır. Yerleşikler kültürel olarak göçebe toplulukları “yabancılamış”; “barbarlıkla” küçümsemiş ve dışlamıştır. Mesele kontrol meselesidir. Yerleşik güçler, göçebeleri kontrol altında tutmak ister. Bunun da kayıtlı olarak işleyen ve vergilemede somutlaşan artık değer toplama ve biriktirme ile irtibâtı vardır. Merkezîleşme süreçlerini vergi işi belirler. Zirâî süreçler vergi rejimine sokulurken, göçebeler bu dâirenin dışında kalmakta, merkezkaç eylemlerle kontrol süreçlerinden kaçınmakta; eğer zorlama artarsa çetin bir şekilde karşı koymaktadır. Medeniyetin “Achilleus topuğudur” bu. Ordularınız ne kadar kuvvetli ve donanımlı olsa da kas gücü son derecede sağlam, savaşma kapasitesi ve azmi çok yüksek olan, korku bilmeyen bu topluluklarla başa gelmek, onu kontrol altına almak neredeyse imkânsızdır.

Sâkinlerin göçebeler karşısındaki tedirginliğini büyüten, bu toplulukların hayâtının tabiat ile belirlenmiş olmasından kaynaklanır. Eğer tabiat, kendi kendine yeterlilik çizgisinde devam eden bu topluluklara tatsız bir sürpriz çıkarır, çevrimlerini bozarsa netice çok felâketli olacaktır. Kıtlık ve açlıkla çığrından çıkan bu toplulukları durduracak hiçbir şey olamaz. Derhâl silâhlarına davranırlar ve kendi aralarında bir güç biriktirerek “yerleşik”, “medenî” dünyâları talan etmek üzere harekete geçerler. Târihte çok sayıda misâlini gördüğümüz üzere bunu durdurmak imkânsızdır. Büyük târihçi İbn-i Haldûn’a ilham veren, onu “ümrân” ile “asabiyye” arasındaki çatışmaları ve geçişleri kuramsallaştırmaya sevk eden de budur.…

Devâm edeceğiz…..

Google+ WhatsApp