Geçip gidiyor mu, bizimle kalıyor mu?

Geçip gidiyor mu, bizimle kalıyor mu?


Günler her zamankinden daha başkaydı, daha feyizli, daha bereketli... Ne çok şey söyledi kim bilir bize rahmetle yıkanan, maneviyatla dolu şu paha biçilmez vakitler. Dinledik mi? Duyabildik mi? Duyup içimizde kıymetlendirebildik mi? Kendimize iyiye doğru, hayra doğru, güzelliğe doğru biraz olsun değiştirebildik mi? Hayatımıza bir şeyler ekleyebildik mi bu güzelliklerden? Bir kazancımız oldu mu kapağı açık bırakılan bütün bu hazinelerden? Bir kaç gün sonra, bu müstesna zamanlar nihayetlenecek? Elbette gelen zamanların da kendince bir kıymeti ve bereketi olacak. Ya bizler? Nereden devam edeceğiz? Artarak, çoğalarak, zenginleşerek gelebildik mi bu bereketli mevsimin içinden bu yeni zamanların eşiğine? Geçip gitmeyecek bir tazelik, bir başkalık, bir heyecan ile donanabildik mi? Her şeye yeniden başlıyormuş gibi bir heyecanla mı doluyuz, yoksa kendimizi tuttuk tuttuk şimdi vakit tamam oldu, artık bırakıyoruz hovardalıkları mı geçiyor içimizden? Doldurduğumuz âb-ı hayat duruyor mu hâlâ testimizde, daha şimdiden döküp saçtık mı yoksa hepsini sağa sola? Biraz daha olduk mu, olgunlaştık mı insanlıkta? Belki yanmadık aşkla ama biraz daha piştik mi en azından şevkle, gayretle? Geçip gitmekte olan şu hayırlı, bereketli, nurlu vakitler, geçip gidecek mi öylece gerçekten? Duyabildik mi Rabbani fısıltıyı, rahmetin çağıltısını? Aklımızla, kalbimizle işitebildik mi?

 

“Duymak, işitmek yetmez; dinle. Öyle dinle ki, ses ve söz önce bilgiye sonra hikmete dönüşsün. Koyunun kaval dinlediği gibi değil, ağaç topraktan, yaprak yağmurdan suyu çeker gibi dinle. Kulağın kapağı yok, açman gerekmez; aklını aç” buyuruyor Hazreti Mevlana, ‘Mesnevi’sinde.

 

Kandilleri yanmış, ışıltısı artmış şehirlerden, kalabalık caddelerden, telaş yüklü sokaklardan mı geldi geçti Ramazan-ı Şerif? Safları ziyadeleşen, ziyaretçisi artan, mahyaları yanan camilerden mi gelip geçti? Mükellef sofralardan, türlü türlü lezzetlerden, hurmadan, zeytinden, sıcacık pidelerden mi geldi geçti? Tilavetlerden, hatimlerden, ayet ayet biriken altyazılardan mı geçti? Yüzümüzü, gövdemizi, dışımızı yalayıp mı geçti, yoksa uğradı mı içimizin derinliklerine de? Hayırla, bereketle, güzel ahlakla, dingin insanlıkla, dostluk ve kardeşlikle mi geçti, öfkeyle, itiş kakışla, gıybet ve su-i zanla, israf ve savurganlıkla mı geçti? Sevebildik mi kendimizi, birbirimizi, insanı, insanlığı, hayatı, alemi, aldığımız nefesi, verdiğimiz nefesi? Yanımızdan mı gelip geçti Ramazan-ı Şerif, içimizden mi? Gelip öylece geçti mi, bize çıkınından bir şeyler üleştirdi mi? Ne arttı insanlığımızda? Ne eksildi sıra sıra dizilen yanlışlarımızdan?

 

Ramazan-ı Şerif, içindeki her hayırlı şeyle birlikte o kadar büyük bir nimet ki... Rabbimiz’in mübarek kelamıyla sabit bu! Kadrini, kıymetini bilebildik mi? Bir şeyler biriktirebildik mi? Kalan on bir ay boyunca bozdurup harcayabilmek için değil, kendimize katarak zenginleşebilmek için! Oruçla arınıp yeni insanlar olabildik mi, yoksa daha şimdiden özledik mi günahlarımızı?

 

Dışımızdan gelip geçen bir şey mi olacak yine Ramazan, yoksa içimize dolan, oraya yerleşip orada kalan, oradan canımıza yeni bir can, yeni bir hayat katan bir şey mi? Bu feyizli vakitler hiç yaşanmamış gibi başladığımız yere mi döneceğiz şimdi, yoksa kendimizin daha fazlası olarak mı?

 

Yine Hazreti Mevlana ile noktalandıralım sözü, bu defa ‘Fihi Ma Fih’ten okkası ağır çekecek bir alıntıyla: “İnsan büyük bir şeydir, her şey onda yazılıdır, fakat perdeler ve karanlıklar kendisinde ışıldayan hazineleri keşfetmesine imkan vermezler”

Google+ WhatsApp