Gafil pikseller

Gafil pikseller


“Şu an buradayım ve sana bunları söylüyorum” dedi gözlerinin içine bakarak, “çünkü bu her şeyi birbirine bağlıyor!”

Bir kazak, birbirine bağlanmış yüzlerce ilmikten oluşuyor. Bir kilim, nice motifin birbirine hem benzeyerek hem hiç benzemeden sonsuz kere kendini çoğaltmasıyla dokunuyor. Bir çini sayısız desenin, motifin, kıvrımın, rengin, tonun birbiriyle buluşmasından. Bir şarkı onlarca notanın, sesin, titreşimin ahenkle birbirine ulanmasıyla ortaya çıkıyor. Bir şiir kelimelerin, imgelerin, suskunlukların, derinliğine anlamları, çağrışımlarıyla... Hepimiz hayat gergefinden kendini gösteren nakışlarız. Kendi küçük hikayeleri, kendine özgü biçim ve renkleriyle hayatın büyük hikayesini dokuyan, bütünleyen benzersiz hayatlar... Çoğumuza lüzumsuz gelen küçük ayrıntıların bile bu büyük hikayede vazgeçilmez bir yeri, büyük hikayede doldurduğu bir boşluk, birbirine bağladığı nice başka ayrıntı var.

“Kimimiz kürek çeker, siya siya,/ Kimimiz midye çıkarır dubalardan,/ Kimimiz dümen tutar mavnalarda,/ Kimimiz çımacıdır halat başında,/ Kimimiz kuştur, uçar şairane,/ Kimimiz balıktır, pırıl pırıl,/ Kimimiz vapur, kimimiz şamandıra” diyor Orhan Veli, ‘Galata Köprüsü’ adını verdiği şiirinde.

Bir adım geri çekilip baktığımızda, yaşadığımız her şeyin derin bağlarla birbirine bağlı olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Hiçbir şey anlamsız, sebepsiz ve lüzumsuz değil; her şey bir şekilde birbiriyle derinden alakalı ve hayatın sırrını bu bütünlükte, bu birbirine bağlanmışlıkta, bu derin, bağdaşık gerçeklikte aramak gerekiyor. Hayat, çoğu zaman kendi hikayemizin kıvrımlarında düğümlenip kaldığımız için ıskaladığımız, göremez hale geldiğimiz bu harikulade bütünlükten kazanıyor asıl anlamını. Yakından bakıldığında anlamsız görünen piksellerin, uzaktan bakıldığında nefes kesici güzellikte fotoğraflara dönüşmesi gibi...

“O kadar çok insan ve o kadar çok mesele vardı ki ve hepsi öylesine aynı anda yaşanıyordu ki, bu inanılmazdı. Bütün bunlar nereye gidiyordu? Bir çocuk kardeşiyle kavga edip ağladığında ve sonrasında sustuğunda, bu nereye gidiyordu? Yaşlı bir kadın yıllardır balkonun aynı yerinde oturup ziyaretine gelmeyen çocuklarının yolunu gözlediğinde, bu nereye gidiyordu? O mavi kapı boşuna eskimiş olamazdı. Bir şeyler olmalıydı. Anlamlı bir şeyler. O anda, ben o sokaktan geçerken, dünyanın her yerinde bambaşka şeyler yaşanıyordu. Bütün bunlar nasıl olabilirdi? Aklım almıyordu” diyor Abdullah Kibritçi, yeryüzünden dokunaklı hikayeler derlediği ‘Katmandu’ya Yol Arkadaşı Aranıyor’ kitabında.

Buradan kalkıp gidersem bir şey kaçırırım hissi de, bir şeyler kaçırmayı göze alarak gittiğimiz yer de hikayenin bir parçası... Kavrayışımızın sınırları, kendi hikayemizin bir anının sonsuz kere büyüyen dikey ve yatay boyutlarını bütünüyle kavramamıza imkan vermiyor. O sonsuzluğa dair sezgiler oluşuyor sadece içimizde. Ki o sezgiler de, nerelere kadar uzandığını bilemediğimiz o hayret ve hayranlık verici hikayenin şükredilesi bir parçası sadece.

Biz bir şeyleri bitirdiğimizi ifade etmek için ‘noktayı koymak’ deyimini kullanıyoruz. Oysa nokta her şeyin başladığı yer!

“İnsan derin düşüncelere dalınca” dedi gülümseyerek beyaz saçlı adam, “sonsuzluk denizinin serin dalgalarının gelip ayak uçlarına dokunduğunu hissediyor!”

Google+ WhatsApp