Fransa’nın İslam’la savaşı

Fransa’nın İslam’la savaşı


Fransa’nın ya da onun cumhurbaşkanının İslam’ı sorgulaması, onun hakkında durum değerlendirmesi yapması ve onu yapılandırmaya kalkışması değil aslında İslam’a ve Müslümanlara hesap vermesi gerekir. Çünkü Fransa’nın tarihi özellikle Afrika’da Müslüman toplumlara yönelik büyük katliamlarla ve korkunç vahşetlerle doludur. Yani Fransa İslam karşısında suçludur ve İslam’ın onun hakkında dava açma, onu hesaba çekme hakkı vardır. 

Cezayir 1830’dan 1962’ye kadar yani toplam 132 yıl süreyle Fransa işgalinde kaldı. Bu süre içinde Cezayir halkı da kesintili olarak bağımsızlık savaşları verdi. En şiddetli savaş ise 1954-62 arasında gerçekleştirilen büyük bağımsızlık savaşıdır. Bu süre içinde işgalciler bir buçuk milyon Cezayirliyi hunharca şehit ettiler. Fakat Fransa’nın Afrika’da gerçekleştirdiği tek katliam bu değil. Fransa hemen hemen girdiği tüm Afrika ülkelerinde benzer katliamlar gerçekleştirmiştir. Öldürülenlerin sayısı belki farklıdır ama hepsinde de aynı vahşet ruhunun etkin olduğunu görüyoruz. Üstelik bu katliamlar Ortaçağ’ın karanlık zihniyetiyle değil 20. yüzyılın yani modern çağın modernist felsefesiyle, insan hakları, uluslararası hukuk gibi kavramların bütün dünya kamuoyunun literatürüne girdiği bir dönemde gerçekleştirilmiştir.

Ama Fransa kendi katliamlarının hesabını vermezken 2001’de Ermeni soykırımı yasasını kabul ederek hesap sorma yoluna gitti. Bu yasanın kabul edilmesiyle birlikte Fransa, Ermeni soykırımı ile ilgili iddiaları yasal korumaya alarak bunları sorgulayan, asılsızlığını ileri süren düşüncelerin öne çıkarılmasını engelledi. Fransa daha önce de benzer bir kanunla yahudilerin Naziler tarafından soykırıma tabi tutulduklarına dair iddiaları kanun korumasına almıştı. Bu yüzden ünlü Fransız Müslüman düşünür Roger Garaudy, Nazi katliamına dair iddiaların birçoğunun asılsız olduğunu belgeleyen “İsrail’i Kuran Efsaneler” adlı kitabından dolayı yasal soruştumaya tabi tutulmuş ve mahkum edilmişti.

Çağdaş laik sistemin anayurdu olarak bilinen Fransa bu vasfını sürekli Müslümanların inançlarına müdahale etmek için kullanırken, başka dinlerin mensuplarının inançlarının gereklerini yerine getirmeleri konusunda laikliği bir engel olarak görmedi. Bu yüzden başörtüsünün dinî bir sembol olduğu iddiasından hareketle 2004 yılında Jacques Chirac’ın cumhurbaşkanı olduğu dönemde Fransa’da okullarda ve resmi kurumlarda başörtüsünün yasaklanması için yoğun faaliyetler yürütüldü. Ne yazık ki Mısır’ın eski müftüsü ve o dönemde de Ezher Üniversitesi’nin şeyhi olan Muhammed Seyyid Tantavi de, Fransa bir İslam devleti olmadığı için başörtüsünü yasaklama hakkının bulunduğuna dair fetva vererek Fransız zulmünün önünü açan bir tavır sergilemişti. Tarihte ilmin zulme alet edilmesine fırsat veren bu tür kişiler her zaman zalimlerin önlerini açmışlardır. 

Daha sonra başörtüsü yasağının resmileştirilmesine rağmen Fransa’da hıristiyanlardan sonra en büyük dini kesimi oluşturan Müslümanların tepkileri ve mücadeleleri sebebiyle uygulanamadı. Bunun üzerine 2011 yılında, peçenin yani yüz örtüsünün yasaklanması için harekete geçti. İslam’da yüz örtüsü konusunda farklı görüşler olduğu ve gerekliliğine dair açık hüküm bulunmadığı için Fransa bu kez bir istasyon geriden almayı tercih etmişti. Fakat sonuçta yapmak istediği Müslümanın hayatına, yaşayışına ve inancına müdahale etmek, onun hayat biçimini kendi koyduğu ölçülere göre şekillendirmekti. Zaten Fransa’nın Müslümanları tamamen Fransız kültürüne ve yaşayış tarzına adapte etmek için onlarca yıldır gündemde tutmaya çalıştığı entegrasyon kavramının temelinde de bu var. 

Şimdiki cumhurbaşkanı Macron’un siyasetinin temelinde de aslında Müslümanlara karşı ırkçı faaliyetlerin önünü açan ve onları dışlamaya çalışan anlayış yatmaktadır. Bunun biraz siyasette prim yapma amacıyla da ilgisi var. Çünkü son dönemde Avrupa’da ırkçılık ve İslam karşıtlığı genel bir hastalık haline geldiğinden, siyasette de prim kazandırabilmektedir. 

Google+ WhatsApp