Fars Şiiri ve Diplomasisi Aras Nehri’ni Geçebilecek mi?

Fars Şiiri ve Diplomasisi Aras Nehri’ni Geçebilecek mi?


Şiirin bireysel ve toplumsal hayatın kalbine nüfuz edici gücünü küçümsemek kimin haddine! Şiirin siyaseti de ideoloji ve mücadele biçimini de tanzim edici kudretini görmek için istediğimiz coğrafya ve tarih kesitini önümüze koyabiliriz. Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasında karşılıklı olarak kaleme alınan dizeler Osmanlı-Safevi iktidar mücadelesini de Şii-Sünni rekabetini de en geniş manasıyla gözler önüne sermektedir mesela.

Modern dönemde şiir belki biraz etki gücünü kaybetti belki de şiirin gereğince nüfuzunu gösterebileceği zemin ve iklim henüz oluşmuş değildir. Ancak kitleleri sürükleyen söylem ve ideolojileri siyasetçiler, sosyologlar, tarihçi ve psikologlardan önce kitlelere ulaştırıp onları harekete geçirenin şairler olduğu hiçbir zaman unutulmasın.

Şiir Depremi mi, Deprem Şiiri mi? 

Dinlemeyi ve okumayı sevmekten öteye şiir sanatına dair hiçbir vasfım yok maalesef. Lakin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bakü’de okuduğu son şiirin İran coğrafyasında nasıl da şiddetli bir depreme yol açtığını görebilecek kadar idrak sahibiyim elhamdülillah. Şiir ve deprem gibi iki ayrı olguyu birlikte anmak ilk elde çok alakasız gelebilir. Fakat bütün bir bölgeye fütursuzca meydan okurken fena halde çalkalanan İran siyaseti tablosuna bakarak bahsi geçen sarsıntının aslında daha fazlasını da ihtiva ettiğini söylemek pekâlâ mümkündür. Aslında bu çalkalanma ve sarsıntının öncüleri 44 gün süren Azerbaycan-Ermenistan savaşında epeyce belirgin bir hal almıştı.

Fars edebiyatı ama hassaten şiiri ve diplomasi geleneğine bu ülke ve toplumda hayranlık düzeyinde bir saygı olmakla beraber Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türkiye’ye karşı son iki günde resmi ve gayrı resmi düzeyde sergilenen çirkinlik ve çirkefliklerin Kaf Dağı’nı bile aştığını ancak Aras Nehri’nde boğulduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Neden ve nasıl böyle oldu? İran’ın dengesini bozup ölçüsüz bir saldırganlığa sevk eden, İran siyaseti ve medyasını zincirlerinden boşalmışçasına en rezil ve sefil araçlara sarılmaya teşvik eden paniğin sebebi meçhul değil elbette. Şiirin dizelerini, yazılış amacını artık bütün kamuoyu bildiği için oraya hiç girmeyeceğim. Bununla birlikte Bakü’de okunan şiir İran’ın öteden beri Türkiye’ye ve Sünni dünyaya karşı işleyen düşmanlık faaliyetlerine hız vermek, daha kapsamlı ve etkili kılmak amacıyla bir vesile yapıldığından kimsenin şüphesi olmasın.

Cevat Zarif’in start verdiği, Rehber Hamaney emrindeki ordu mensupları, medya ve Meclis’teki milletvekillerinin el birliğiyle tırmandırdığı Erdoğan ve Türkiye nefretini bu haliyle açığa çıkarmak üzere kolladığı fırsatı şimdi yakalamış oldu. Sultan ve Saddam yakıştırmaları yapan İran cephesi kontrollü bir biçimde Erdoğan’ı Siyonist Netanyahu’ya benzetirken, Suriye ve Irak’ta kan dökmek ve Ermeni ve Yunan toplumuna karşı soykırım uygulamakla itham ederken hemen her muhatabın duygu ve emellerine hitap ediyordu ustaca. Çıtayı olabildiğince yüksek tutarak, öfke ve düşmanlığı en üst düzeyde izhar ederek Türkiye’nin bölge ve dünya için nasıl bir tehdit ve tehlikeyi temsil ettiğini ispatlama telaşına girmiş bir İran gerçeği duruyordu karşımızda. 

Feryad Etmek İçin En Uygun Fırsat 

Suriye ve Irak’ı, Lübnan ve Yemen’i tümüyle kontrol eden Pers-Şii imparatorluğunun modern temsilcisi İran efsanesine bir haller olmuştu anlaşılan. En güçlü olduğu, nüfuzunun zirvelerini zorladığı bir vasatta Ermenistan’ı daha açık ve daha güçlü desteklememenin pişmanlığını izhar eden İran içeride oluşan Azeri-Türk kaynaşmasıyla yüzleşmek mecburiyetinde kalıyordu. Doğu ve Batı Azerbaycan vilayetlerinin Aras Nehri’yle birbirinden ayrılan Kuzey ve Güney Azerbaycan toprakları olarak tanımlanması ciddi bir beka krizinin işareti kabul ediliyordu. Üstelik Suriye ve Irak’taki işgal ve katliam süreçlerini örgütleyen General Kasım Süleymani’nin Bağdat’ta Amerikan ordusu tarafından öldürülmesinin ardından nükleer silah çalışmalarının en üst düzey yönetici Muhsin Fahrizade’nin Tahran’da biçimi ve failleri aydınlatılamamış bir suikastla öldürülmesinden sonra zuhur ediyordu bu öfke seli.

Şiir ve diplomasinin merkez üssü Fars-İran’dan üzerimize boca edilen çirkin ve çarpık tepkilerin ne zaman ve nasıl duracağını hep birlikte göreceğiz. Ama güya dengeyi sağlamak ve tuzaklara dikkat çekmek üzere sarf edilen “Türkiye ve İran arasındaki tartışmalar en çok Amerika ve İsrail’i sevindiriyor” türü söylemlerin hiçbir kıymeti harbiyesi bulunmuyor. İran ve peykleri bu söylemi bir propaganda malzemesi olarak 40 yıldır tepe tepe kullandı ve eğer müsaade edilirse bir 40 yıl daha kullanacak. İyi de Amerika ve İsrail’i memnun etmek istemiyorsa Suriye, Irak, Yemen ve Afganistan’daki işgal, Şiileştirme, tehcir, yıkım ve katliam politikalarına neden sarılıyor İran?

Türkiye’nin Avrupa Birliği ve Amerika ile ilişkilerinde ciddi sorunlar yaşanırken İran mevcut sorunları derinleştirmenin peşine düşmüş durumda. Doğu Akdeniz’deki, Libya ve Suriye’deki, Dağlık Karabağ’dakiler başta olmak üzere her bölgedeki kriz noktalarında emperyalist ve despotik siyasetleri arkalayan İran’la Türkiye bir şiir yüzünden karşı karşıya gelmedi. Türkiye içinde suikast, adam kaçırma, uyuşturucu ve silah ticareti başta olmak üzere bir dizi operasyon örgütleyen İran istihbaratı epey bir olayda yakayı ele vermiş durumda. Trump sonrası Biden’a ümitler bağlayan İran pek çok açıdan derin krizlere düçar olmakla birlikte ambargonun kaldırılması ve nükleer anlaşmaya dönüş gibi can simitlerini yakalamanın planlarını yapıyor. İşte tam da bu meyanda Erdoğan ve Türkiye’nin ne denli ve dehşetli bir tehdit olduğu hususunu Avrupa, Amerika ve Rusya’ya iyice duyurabilirse ne ala!

Türkçü-Turancı söylemlere değil en çok İslam kardeşliği, meşru komşuluk ilişkilerine, tarihsel ve toplumsal dayanışmaya vurgu yapılacak dönemdeyiz. Etnik ve mezhebi referansların her dönem ve coğrafyada ayrıştırıcı-çatıştırıcı tuzaklar şeklinde işlediğini unutan kaybeder. Bugün Fars-Şii kimliğinin çırpındığı Aras Nehri yarın bizim için de benzer bir tablo oluşturabilir yoksa.

Google+ WhatsApp