Fakirlerimizin ihtiyacı, zenginlerimizin israfı kadardır (2)

Fakirlerimizin ihtiyacı, zenginlerimizin israfı kadardır (2)


Asrımızda insanlık âlemi, İslâm’sız bir hayat yaşamanın faturasını ödüyor. Tokluktan ölenlerle açlıktan ölenler aynı ülkenin, aynı coğrafyanın, aynı ümmetin mensuplarıdır. Çöplükten ekmek toplamak dünyayı kuşatan açlık sorununun bir ileri merhalesidir. Çaresizliğin vücut bulmuş görüntüsüdür. Çöplükte ekmek toplayan insan manzaralarını gören insanın nasırlaşmış merhamet duygusu, kabuk bağlamış vicdanı bir nebze de olsa kıpırdar. Zihnin ödünleme mekanizmasıyla böyle bir felaketin kendi başına gelebileceğini tahayyül eder. Korkar, üzülür, dehşete düşer. İsyan duygusunu, kendi dışında bir sorumlu arayıp ona yönlendirir. Şimdi düşünüyoruz; köşklerde “Baby Shower” mevlitlere oluk oluk para akıtan, düğün sonrası “After Party’leri” ihmal etmeyen, ezanla karışık müzikler çalarken gelinle damadın muhakkak bir merdivenden aşağı indiği, İngiliz kraliyet balosunu bile geride bırakan düğünlere özenen, lüks yatlarda beyaz elbiseleriyle doğum günü partisi kutlamaya alışan, gösteriş düşkünü, dünya ve madde bağımlısı Müslümanlar, iktisad ve vasat ilaçlarıyla tedavi edilmezlerse, fakirlerin ihtiyaçları temin edilemez. Burada gündeme gelen vasat kavramına cahili statükoyu koruma veya ‘ortacılık’ halini meşrulaştırma fonksiyonu verilmesine müsaade edilmemelidir. ‘Mutedil’ kelimesi de duruma ayak uydurma, sessiz-sakin olma ve çevreyle uyumlu olmayı değil ‘adil’ olma durumunu ifade eder. Nizamül Mülk’ün isabetle beyan ettiği gibi; “Güzel zamanlar adil hükümdarların hüküm sürdüğü zamanlardır. Adalet hâkim olunca ihsan da hâkim olur. Nitekim adaletin olduğu yerde civanmertlik de vardır.” (Nizamül Mülk /Siyasetnâme sayfa 64, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi, III. Baskı)

 

Fakirlerimizin ihtiyaçlarına harcanacak paraları israf eden zenginlerimizin manzarası; bir asgari ücretlinin aldığı kadar bir parayla alınan marka başörtüleri, siyah gözlükleri, yüksek topukları ve lüks jipleriyle gecelere akan, bir konser biletine milyarlar saçan, hiçbir tesettür defilesini kaçırmayan, pahalı telefonlarıyla tik tok videosu çeken, tüm özel hayatlarını Instagram’a açan, kınadığımız ne varsa başına İslâmi ibaresini koyarak yapan, kadının kocasına bir dilim kek, bir bardak çay vermesine bile itiraz ederek feminizmin kurucularını bile hayretler içerisinde bırakan, marka ve lüks bağımlısı tesettürlü Müslüman kızlarımız… Bunların öncelikle israfın haram olduğuna inanmaları ve iktisad ile tedavi edilmeleri lazımdır.

 

İsrafçı bir zengin olma, israfçı bir zengin olarak görünme sevdası, Müslümanları dinden, imandan ediyor. Makam arabasız, sekretersiz, özel kalemsiz, korumasız yaşayamayan, koltuğu elinden alınınca kriz üstüne kriz geçiren, küçük bir müdürlük için bile aşındırmadık kapı bırakmayan, şeref ve itibarı malda, makamda ve parada gören, bunları kaybedince de itibarını kaybettiğini zanneden, yeniden bir makama gelebilmek için gerekirse ahlakını, adaletini, merhametini ve değerlerini bile gözden çıkarabilen makam bağımlısı Müslümanların behemehâl tedaviye ihtiyaçları vardır. Bunlar bugünün belâları, yarının da kerbelalarıdır.  

 

Dünyada zenginlerin israfı ölçüsünde fakirler aç kalır. “Dünyadaki gıda israfının üçte biriyle hâlihazırda bütün insanları doyurmak mümkün olabilir”. İnsanlık, israf ettiği su, gıda, enerjiyle aslında geleceğini tüketiyor. Her lokma israfımız, bizi, neslimizi, ülkemizi ve dünyayı tüketiyor. Bir kavmin bir kavm-i müfsirin haline gelmesi, helaki için yeterli bir sebeptir. Rabbimiz haber veriyor: “Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helâk ettik.” (Enbiya Sûresi/ 9) İsraf; nefse hâkim olmak değil, esir olmaktır. Keyfe mayeşa/ keyfimin istediği gibi yaşarım anlayışı, israfın hayata dönüşmesidir. İsraf, bireysellik ve pragmatist duyguları kamçılamaktadır. Ferdiyetçilik (bireysellik) ve pragmatizm insanı fedakârlık anlayışından uzaklaştırarak kişileri “kendi hayatını yaşama” anlayışıyla başkaları adına verici olmaktan alıkoymaktadır. Oysaki insanın canının her istediği şeye ulaşması ve bu konuda bir sınırlama tanımaması da israf sayılır. Nitekim Hz. Ömer, oğlu Abdullah’ı bir gün et yerken görmüş ve: “Hayrola et mi yiyorsun?” diye sormuştu Oğlu: “Evet canım çekmişti de…” deyince Hz. Ömer üzülmüş ve ona: “Demek sen öyle canının her çektiğini alıp yiyor musun? Bilmez misin ki Peygamberimiz: ‘İnsanın canının çektiği her şeyi yemesi de israftır’ buyurmuştur” dedi. (bk. Sünen-i İbn Mace, Et’ıme: 51) “Çal oynasın, vur patlasın” anlayışıyla bir hayat yaşayanlar, Allah karşısında haddi ubudiyeti aşan müsriflerdir. Tüketim ve harcamanın en aşağı derecesi cimrilik, itidâli iktisat ve kanaat, aşırısı israftır. Nitekim şu iki âyet-i kerîmede konu şöyle açıklanmaktadır: “Onlar ki harcadıkları zaman israf etmezler, cimrilik de yapmazlar, ikisi arası orta yolu tutarlar.” (el-Furkan Sûresi/67) 

Google+ WhatsApp