Esed Rejiminden Öteye Ufuk ve Teklifleri Yok

Esed Rejiminden Öteye Ufuk ve Teklifleri Yok


9 Mart (1971) Cuntasının Polit Büro şeflerinden İlhan Selçuk, ihtilal kadrosuna dâhil ettiği asker-sivil bürokratları öncelikle Baas Partisi Tarihi metinleri okutarak ideolojik ve örgütsel bir eğitime tabi tutuyordu. Ulusalcı-sol propagandanın etkisiyle 1971’deki gelişmeleri salt olarak 12 Mart Muhtırası’ndan ibaret okunsa da esasen iki farklı askeri cuntanın iktidar mücadelesi verdiğini sık sık vurgulamak icab ediyor. Çünkü İlhan Selçuk’la beraber başını (e) Korgeneral Cemal Madanoğlu ve Prof. Dr. Doğan Avcıoğlu’nun çektiği cunta Suriye Baas rejimine benzer bir ulusalcı sol-sosyalist bir askeri darbeyi gerçekleştirmek üzere hassaten Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki genç-istihbaratçı subaylar başta olmak üzere TSK içerisinde sıkı bir biçimde örgütlenmişti. Sürecin önünü arkasını karartıp ihtilalciliği Memduğ Tağmaç-Faik Türün ikilisine indirgeyip üzerine bir de Ziverbey Köşkü’ndeki işkence süreçlerini “darağacında üç fidan” trajedisine bağlayınca “Atatürkçü aydınların ileri demokrasi mücadelesi” başlığıyla her türlü şehir efsanesini kolayca pazarlayabiliyorsunuz.

 

İlhan Selçuk Kemalist sol-sosyalist hareketlere kaynaklık ve örneklik etmesi açısından zannedilenden çok daha önemli hatta stratejik bir ideolojik ve örgütsel bir karakteri arz eder. 28 Şubat post-modern sürecinden 27 Nisan e-muhtıra sürecine değin her türlü komitacılık faaliyetini sokak hareketlerine çevirme, Meclis’ten Yüksek Yargı ve TSK’ya kadar ihtilalci duyguları gıdıklama, siyasi iradeyi bürokratik ayak oyunlarıyla ipotek altına alma gibi karanlık işlerin piridir İlhan Selçuk. Ancak Cumhuriyet başta olmak üzere “Mustafa Kemal’in Askerleri” tarafından yayınlanan bütün medya mahfillerinde “demokrasi kahramanı, aydınlanma savaşçısı, bağımsızlık ve ilericilik timsali” gibi sahte ama bin bir türlü göz alıcı, akıl çelici sıfatla takdim edilir daima. 28 Şubat süreci aslında yarım kalan, akamete uğrayan bir Kemalizm+Baasçılık despotizminden başka bir şey değildi. Kemalizm, sol-sosyalist jargonlarla takviye edilen Türk ulusalcılığı ve militan laiklik pratikleriyle ülke sathında İslam’ı kamusal alandan tümüyle tasfiye etmeyi hedefliyordu. İran veya Suudi Arabistan olmasın söylemleriyle Türkiye için azınlık mezhebine dayalı ve Rusya-Çin bloğuna müzahir Suriye modeli inşa ediliyordu.

 

Neden durduk yere İlhan Selçuk ve 9 Mart cuntasından bahis açıyoruz? Hangi maksatla Kemalizm ve Baasçılık ilişkisinin TSK ve CHP içindeki köklerine ilişkin hatırlatmalar yapıyoruz? Meramımızı anlatmak üzere Ruhat Mengi’nin CHP Genel Başkan Yardımcısı Oğuz Kaan Salıcı ile Sözcü Gazetesi adına yaptığı röportajdan birkaç vurguya atıf yapmak izah edici olacaktır sanırız. Ruhat Mengi aslında girişten itibaren CHP’nin üzerinde çalıştığı “siyasi ahlak yasası” etrafında tartışmaya çalışıyor. Adaletin üzerine düşen gölgeler, yargının siyasallaşması, Atatürk gibi emperyalizme karşı durmanın gereği, Boğaziçi’nde start verilen demokrasi mücadelesi filan derken mevzu Soçi’de gerçekleşen Erdoğan-Putin zirvesine geliyor haliyle. 

 

Esed ve Sisi’yle yaşanan gerilimlerin Türkiye’ye maliyetini gidermek üzere CHP’nin gerçekleştirdiği ziyaretler ve tekliflerin ülke için ne büyük imkânlar olduğu yineleniyor. Kargaşaya karşı sükûnet, istikrar ve aklıselim adına çizilen rota “şartlar oluştuğunda Esat’la da görüşürüz, Ruhani’yle de”den ibaret elbette. Bu arada şunu da hatırlatalım: Oğuz Kaan Salıcı, CHP içerisinde güya “liberal” kanadı temsil ediyor ve fanatik-çatışmacı ulusalcı kadroların tasfiyesinden sorumlu tutuluyor. Ancak sadece Salıcı’da değil CHP kadroları içerisinde hemen hiçbir ismin ufku ve teklifi Esat ve Sisi’den öteye geçemiyor bir türlü. Suriye’yi Esat’la, Mısır’ı Sisi’yle eşitleyip özdeşleştiren başka hemen hiçbir aktör ve faktöre hele hele adalet, hukuk, özgürlük, meşru siyasal talep ve itirazlar gibi konulara hiç ama hiç girmiyorlar bu sebeple. Esat’la masaya oturup Rusya ve İran’ı nerede tutacaklar acaba? Sisi’yle sarılıp kucaklaşırken Amerika ve Suudi Arabistan’ı hangi diplomatik becerilerle ikna edecekler acaba? Ne işgale varan devasa askeri üsler ve on binlerce asker ve paramiliter güçten bahseden var ne de şehirleri harabeye, ülkeyi işkence üssü ve mezarlığa çeviren despotik iktidara duyulan öfkeye kulak kabartan var. Barış, normalleşme ve komşuluk söylemleri o derece basit ve akışkan cilalardan ibaret ki, birkaç soruluk canı var.

 

Fakat Cumhuriyet Gazetesi yazarı Orhan Bursalı bütün birikim ve tecrübesine rağmen Kemalist-Atatürkçü cenahın asli ve öncelikli perspektifini en çirkin haliyle itiraf etmekten kaçamıyordu. Putin’in yeni operasyonlarla Erdoğan’ı nasıl sıkıştırdığını adeta ağzından bal damlayarak aktarıyordu okurlarına (4 Ekim Pazartesi). Ancak Rusya’nın katliamlarından asıl payı kimin almak üzere pusuya yattığını şöyle ikrar ediyordu: “(Rusya’nın yoğunlaşan bombardımanları sonrası Türkiye’de) Muhalefet buradan (mülteci göçünden) bindiriyor ve puan topluyor.” Avrupa’da aşırı sağcı partilerin, Neo-Nazi örgütlerin üstlendiği mülteci düşmanlığı siyasetini Türkiye’de Kemalist-Atatürkçü parti, örgüt, sendika ve yayın organları büyük bir aşk ve gururla temsil ediyor. Açıkça Rusya’nın Suriye siyasetine teslim olmak üzere çizilen rota mecburi istikamet olarak imleniyor ve üzerine basa basa “başka yol yok” deniliyor.

 

CHP ve İYİ Parti’nin Amerika veya Avrupa Birliği ile ne derece ilişkili olduğu, FETÖ etkisinin veya Joe Biden’ın taleplerini hangi oranda karşıladığı/karşılayacağı üzerine tartışılabilir elbette. Ancak temelsiz veya zayıf dayanaklarla CHP ve İYİ Parti’yi Amerika veya Fetö kuklası ilan etme gibi yanlış, faydasız ve yalama olmuş taktikleri terk ederek gerçekle yüzleşmek gerekmez mi? Bu iki parti esasen bölgede Amerika’nın değil Rusya’nın hâkimiyetini teyid ve tahkim eden bir siyasal söylem ve strateji izliyor daha çok. Beşşar Esed’le mezhebi veya ideolojik akrabalık, Baas Partisi ve rejimiyle bölgesel ve idari model düzeyinde ortak paydalarda buluşuyor. Fikri takip olmayınca, ideolojik ve stratejik analizden ziyade propaganda düzeyinde söylemler geliştirmekle iktifa ediliyor. Böylelikle açıkça ırkçı-faşist bir düzeni savunan, despotik rejimleri arkalayan, işgal ve katliam siyaseti yürüten Rusya ve İran gibi devletlere erketelik yapan CHP ve İYİ Parti gibi iki Kemalist parti demokrasi, barış, adalet, özgürlük, refah gibi ideallerin şampiyonluğuna soyunabiliyor. Güya Amerikan emperyalizmine kafa tutar gibi yapıp Rusya’nın sözcülüğüne, Rusya ve İran’ın askeri ve siyasi hedefleri için hizmete gönüllü yazılanları önce dikkatle takip etmek sonra da objektif olarak tahlil edip kamuoyunda ifşa etmek gerekiyor. Peki, bunlar için gerekli bir siyasal akıl ve donanım, bu işi yapabilecek kadro var mı? İşte en müşkül nokta burası.

Google+ WhatsApp