Elmalılı Hamdi Yazır’ın Tefsir Yazma Süreci

Elmalılı Hamdi Yazır’ın Tefsir Yazma Süreci


Diyanet Reisliğinin kendisi ile mukavele yaptığı Elmalılı, Türkçe ibadet konusunda yaşananları endişe içinde takip eder. Kur’an’ı Kerim’in mealini yapmak da kendisine kalınca, yaptığı mukaveleye, “meal tefsir ile birlikte basılabilir ayrıca basılamaz” diyerek madde ekletir.

 

Meclis’te yapılan görüşmeler sonucunda Diyanet’in bütçesine tefsir ve tercümeler için 20 bin liralık kaynak aktarılınca, Meclis kararıyla bir tefsir yazılması için resmi olarak karar alındı. Tefsir ve tercümeler için Diyanet İşleri Başkanlığı gerekli girişimlerde bulunarak, büyük olasılıkla daha önceden tespit ettikleri şahıslara teklif götürdüler. 26 Ekim 1925’de halk arasında itibar sahibi olan ve bilgisine ilmine güvenilen kişiler bu konuda görevlendirildi. Kur’an’ı Kerim tercümesi Mehmet Akif Ersoy’a, tefsir işinin de Elmalılı Hamdi Yazır’a verilmesi kararlaştırıldı.

 

Meclis, mealin Mehmet Akif’e verilmesini kararlaştırdığında Diyanet Riyaset’i Akif’e müracaat eder, ancak Akif bunu yapamayacağını söyleyerek teklifi reddeder. Bu işi takip eden de Diyanet Riyaseti danışma heyetinden Aksekili Ahmet Hamdi Efendi’dir. Defalarca Akif ile görüşen ve ricada bulunan Aksekili’nin çabaları sonuç vermez. Akif, “Ahmed Naim’e müracaat ediniz, o bunu benden daha iyi yapar” cevabını verir. İşin peşini bırakmayan Aksekili, Akif’i ikna etmek için İstanbul’a gelmiştir. Kendisi Akif’i ikna edemeyince bu defa onun arkadaşlarıyla görüşerek bu işi neticelendirmek ister. Eşref Edip ve arkadaşları da görüşmeden sonuç alamamışlardır. Daha sonra Akif’in çok sevdiği dostu Ahmet Naim ile görüşen Aksekili, Naim Bey’in tavsiyesi ile Elmalılı Hamdi Efendi ile bir istişarede bulunur. 

 

Elmalılı’nın tefsiri yapması ve meal için de Akif ile görüşme kararı alındıktan sonra, Hamdi Bey’in evine davet edilen Akif’le uzun bir görüşme gerçekleştirilir. Mehmet Akif, tercümenin mümkün olmadığını ve bunu yapamayacağını ısrarla belirttikten sonra Hamdi Efendi, “Hakkıyla tercümenin mümkün olmadığı tabiidir, ancak bu bir meal olacaktır. Madem ki bu işi herhalde bizim yapmamız arzu ediliyor, bu hususta ısrar olunuyor, artık kabul zaruridir. Ancak biz de mümkün olanı yaparız. Siz kabul etmezseniz ben de kabul etmem.” der. Bu diyalogu aktaran Edip, bu mütalaa sonucunda Akif’in, düşünmeye başladığını, “Meal” kelimesinin onu bu işi yapma konusunda yumuşattığını ifade etmektedir.(1)

 

Mehmet Akif uzun müddet, bu teklifi reddetti. Fakat bu iş için Diyanet tarafından vazifeli olarak gelen Aksekili Ahmet Hamdi Bey’in devamlı ısrarı ve Akif’in çok sevdiği ve saydığı diğer dostlarını da araya koyması sonunda, adına meal denmesi ve Elmalılı’nın tefsiri ile bir arada basılması şartıyla teklifi kabul etti. Meal için ayrılan 6 bin liradan kendisine bin lira verildi ve anlaşma imzalandı. Diyanet İşleri bütçesine konulmuş olan 12 bin liranın bu âlimlere yarı yarıya verilmesi kararlaştırılarak, kendilerine biner lira da avans verilip işe başlatıldı. 

 

Mehmet Akif, 1926 yılı başından itibaren Kur’an tercümesi için çalışmaya başlamış ve mektuplarından anlaşıldığına göre 1929 yılı sonunda müsveddeyi bitirmiştir. 1932’de Mısır’a giden Eşref Edip, temize çekilmiş olan meali okumuş, hayran kalarak İstanbul’a getirip basmak istemiştir.(2) Mehmet Akif tercümeleri yapıyor, Mehmet Hamdi’ye gönderiyor, o da tefsir ve tavzih edip Diyanet İşleri Reisliği’ne takdim ediyordu.(3) 

 

Mehmet Rıfat Börekçi (1860-1941) Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet İşleri Başkanı

 

Mehmet Akif Kur’an’ı tercüme etmeye başlamıştır ve tercüme ettiklerini ise Elmalılı’ya gönderir, Elmalılı Hamdi Efendi de tefsir eder. Bu faaliyet devam ederken Mehmet Akif, İstanbul Göztepe Camiinde, Darülfünun İlahiyat Fakültesinde ve bazı yerlerde namazı Türkçe tercüme ile kılma girişimlerinin olduğunu haber alır. Bu tarihler resmi olarak Türkçe ibadete henüz geçilmeyen, ezanın Türkçe olarak okunmadığı tarihlerdir. Göztepe Camii görevlisi Cemalettin Efendi, 19 Mart 1926 yılının Ramazanında ilk Cuma günü hutbeyi, tüm ayet ve duaları Türkçe okuması, ardından Cuma namazını tüm sure, dua, tekbir ve tespihleriyle Türkçe kıldırması, selamı bile Türkçe vermesi basında genişçe yer bulur. Cemaatin bir kısmı namazı terk edip hocayı Üsküdar Müftülüğü’ne şikâyetinin ardından Diyanet İşleri Reisliği görevliyi görevinden uzaklaştırdı. Mustafa Kemal’in göreve getirdiği Diyanet İşleri Reisi Rıfat Börekçi, 3 Mayıs 1926 tarihinde, Türkçeye tercüme edilmiş olan meallerin Kur’an’ın yerini tutmadığını, bundan dolayı tercümeyle kılınan namazların sahih olmadığını açıklar. Diyanet İşleri Reisi Rıfat Börekçi ve Ahmet Hamdi Aksekili Türkçe ibadet konusuna olumsuz yaklaşsa da hükümet Türkçe ibadetten yana olduğunu açıkça belirtiyor ve bu yöndeki gelişmeleri destekliyordu.(4) 

 

Türk milliyetçilerinden Ahmet Ağaoğlu, olay üzerine Milliyet gazetesinde bir makale kaleme alır. Ağaoğlu makalesinde, Diyanet’in yaptığını eleştirerek Türkçe ibadetin lüzumuna vurgu yapar. Milliyetçilik damarları kabaran ve Türklüğüyle övünen Ağaoğlu, Türklükle Müslümanlığı eşitler, hatta asıl Müslümanların Türkler olduğunu ileri sürer. Bu zamana kadar Türkün gözlerinin kapalı olduğunu ama artık açıldığından dolayı Tanrı’ya şükreder. Ahmet Ağaoğlu ırkçılık savunusunda öyle ileri gider ki, Türklük olmadan Müslümanlığın olamayacağı hezeyanlarını savurmaktan geri durmaz: 

 

“Fakat bereket versin ki gözlerimiz geç de olsa açıldı. Türklüğümüzü ve Müslümanlığımızı idrak ettik. Ne Müslüman olmak Arap olmak ve ne Türk olmak Müslüman olmamak demek olmadığını öğrendik. Bilâkis hakikî Türk olmak aynı zamanda hakikî Müslüman olmak demek olduğuna kani olduk. Zira vakalar ve hâdiseler ispat etti ki Müslümanlığı müdafaa, muhafaza ve idame ettiren yegâne hakikî âmil Türk imiş. Türksüz Müslümanlık yaşamaz, yaşayamaz. Binaenaleyh Türk manen kuvvetli olmalıdır ki Müslümanlık da manen ve maddeten kuvvetli olsun.

 

Bunun için de Türk mefhumunu ifade eden bütün maddî ve manevî amiller inkişaf etmelidir. Mezkûr amiller arasında en mühimleri Türkün lisanı ve Türkün şuurlu dinidir. Türk lisanının her sahada inkişafı, bütün sahalara hâkim olması ve bütün sahalarda kullanılması lâzımdır. Dinin şuurlu olması için de Türk o dinin membaı olan Hazreti Kur’an’la, Kur’an’ın emrettiği bütün dua ve niyazlarla doğrudan doğruya temas etmelidir. Onları anlayarak feyz almaya çalışmalıdır. Türk milleti altı seneden beri yaptığı muazzam mücadeleyi sırf kendisinin bu inkişafı için icra etmektedir. Yoksa lisanı da, dini de ve hayatının diğer tecelliyatı da eskisi gibi kalacaksa bu mücadeleden fayda ne olur? Bu nokta-i nazardan Türkçe namaz kılmış olan hoca, hem lisanımızın ve hem dinimizin inkişafına yani yaptığımız mücadele ve inkılâbın esaslarına hizmet etmiştir. O halde böyle bir hoca nasıl oluyor da ceza görüyor ve nasıl oluyor da inkılâbın başında bulunan bir riyaset böyle bir hocayı icrayı vazifeden men ediyor?”(5) 

 

Dönemin baskılarından Mısır’a hicret etmek zorunda kalan Mustafa Sabri Efendi, Kur’an tercümesi ve Türkçe ibadet konularında çok yazılar yazmış, Türkçe ibadet konularına sert eleştiriler yapmış, bu akıma şiddetle karşı çıkmıştır. Mustafa Sabri bu hareketin hiçbir dini ve ilmi boyutu olmadığını tamamen siyasi ve uzun vadede Türkleri dinsizleştirmeyi hedeflediğini belirtmiş, bu hareketin öncülerinin dinle bir alakalarının olmadığını söylemiştir.(6) Mehmet Akif, resmi ideolojinin yapmak istediğini farkına varmış ve endişelenmiştir. Kur’an’ın tercüme ettiriliş gayesi ileriye dönük Türkçe ibadette kullanılma arzusudur. Mehmet Akif, Diyanet’e gönderdiği tercümeleri düzeltme yapacağını söyleyerek geri ister ve mukaveleyi fesh eder. Tercüme için aldığı bin lira avansı da Elmalılı Hamdi Efendi’ye iade eder. Diyanet, Elmalılı ile yeni bir mukavele yapar. 

 

Bu arada Elmalılı İstanbul’da ikamet etmektedir ve Türkçe ibadet konusunda yaşananları endişe içinde takip eder. Kur’an’ı Kerim’in mealini yapmak da kendisine kalınca, yaptığı mukaveleye, “meal tefsir ile birlikte basılabilir ayrıca basılamaz” diyerek madde ekletir. Elmalılı böyle bir madde konmasını sağlasa da, birkaç ay sonra öncelikle mealin bitirilmesi istenir. Elmalılı bu baskılar karşısında anlaşmaya sadık kalınmazsa mukaveleyi fesh edeceğini ifade eder.(7) Mehmet Akif’in tercümeden vazgeçmesi ve tercümenin de tefsirinde Elmalılı Hamdi Efendi’ye kalması sonucunda Elmalılı tercüme ve tefsirin 1. cildini yapmış, başına da mukaddimesini yazmıştır. Mukaddimesinde, Kur’an’ın hakkiyle tercüme edilemeyeceğinden ve tercümenin hiçbir zaman aslının yerini tutamayacağından uzun uzadıya bahsettiği sırada “Kur’an’ın Türkçe tercümesiyle namaz kılınamaz haşa!” der. Mukaddimenin başına böyle bir kayıt koymuş olması, basılacağı sırada bu eseri tetkik eden Maarif Vekilliği’nin dikkatini üzerine çekmiş ve bu fıkranın mukaddimeden çıkartılmasını istemiştir. Fakat Mehmet Hamdi Yazır çıkartmamakta ısrar etmiştir. Hükümet bu meseleyi tetkik ederek ilmi ve dinî kanaatlerini bir raporla bildirmeğe İlahiyat Fakültesi profesörlerinden Şerafettin Yaltkaya ile İsmail Hakkı İzmirli’yi memur etmiştir. 

 

 

Şerafettin Yaltkaya, 2. Diyanet İşleri başkanı (1880-1947)

 

Raporu Prof. Şerafeddin Yaltkaya yazarak İzmirli de onun mütalaasına iştirak etmiştir. Her iki profesörün de raporu hükümetin isteğine uygun bir tarzda yazmış olduğu, yani Türkçe Kur’an’la namaz kılınacağının uygun olduğu yönündedir. Bunlardan Şerafeddin Yaltkaya daha önce neşrettiği bir makalede, bu kanaati o zaman da dile getirmiştir. Yaltkaya makalesinde, “Kur’an’ı mübini tercüme caizdir. Bunda asla şüphe ve ihtilâf yoktur. İhtilâf, tercüme ile namazın sahih olup olmamasındadır. Hanefî imamları indinde Nazmı kerim rükni aslı olmamakla manaya delâlet eden tercüme ile namazda kıraat caizdir” diyerek fikrini söylemiştir.(8) Raporda dinin de diğer toplumsal kurumlar gibi, içtimai hayatın gereklerini karşılaması ve bilimsel esaslar üzerinde yeniden düzenlenmesi gerektiği belirtilir. Bu amacın sağlanması için komisyon tavsiyelerini dört başlık altında sıralar. Bunlar, “ibadet şekli”, “ibadet dili”, “ibadetin niteliği”, “ibadetin düşünce yanıdır”. İlk başlık altında camilere sıra konulması ve halkın camilere ayakkabıyla girmesinin sağlanması istenir. İkinci başlık adı altında ise bütün dua ve hutbelerin Arapça değil, ulusal dilde olması gerektiği belirtilir. Raporda camilere müzik aletlerinin konulması ve ibadetlerin bir müziğin eşliğinde yapılması gerektiği de tavsiye edilir. Dördüncüsü ve sonuncusu, “ibadetin düşünce yanı” üzerinde durur. Basılı hutbe dizileri yerine, ancak gerekli felsefi eğitimi görmüş vaizlerin vaaz vermek yetkisinde olacağı gerçek bir dini rehberlik geçmelidir.(9) 

 

Muhammed Hamdi Yazır bu gelişmelere rağmen, mukaveleyi fesh etmeden tercüme ve tefsire devam eder. Yazır’ın Mehmet Akif’in tam aksine işine devam etmesi ve ileride olacakların o günlerden belli olmasına rağmen bu tavrını sürdürmesine ne yazık ki meşru bir mazeret bulunamamaktadır. Verilen rapor mu etkilidir, yoksa ekonomik sıkıntı içinde olmasından dolayı kendisine tevdi edilen ücret mi cazip gelmiştir bunu bilemiyoruz. Paranın cazip gelmesi büyük olasılıkla öne çıkmakta, ödenekten mahrum olmayı göze alamamaktadır. Zira o dönemde 12 bin liranın çok ciddi bir para olduğu anlaşılmaktadır. Resmi ideoloji ve mevcut hükümet Türkçe tercümeyle Türkçe ibadet konusunda ısrarlı olduğunu sürekli vurgularken ve bu tavrını siyasi bir proje olarak devam ettirirken, Elmalılı Hamdi Yazır’ın bunları göre göre işine devam etmesi meşru bir mazeret bulmayı zorlaştırmaktadır.

 

Mustafa Kemal’in “Türkçe ibadete” imkân verdiği için kutladığı, Meani’l Kur’an’ı tercüme eden İzmirli İsmail Hakkı, yaptığı bir açıklamada Meani’l Kur’an çevirisi için şöyle demektedir:

 

İsmail Hakkı İzmirli (1869-1946)

 

“Böylesine bir işe girişme kararını verdiğim gün takdir edersiniz ki ben bu hakikatin idraki içindeydim. Aslında ibadetin kifayetli, meal ve mefhuma sadık bir tercümeyle mümkün olduğuna inanmış kişi olarak, bu meali o günlerin lisanı ile takdime çalışmayı tercih ettim ve daha sonraki himmet sahiplerine de, kendi günlerinde halkın konuştuğu dille yeni metin verilmesini tercih ettim ve bekledim. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı dahi bu ihtiyacı duydu, sahasında kıymet olan Elmalılı Mehmet Hamdi Yazır’a hazırlattı. Yine ihtiyacı karşılayacak başka tercüme ve tefsirler de vardır. Fakat benim asıl gayem, hedefim, emelim, insanlarımızın ANA DİLLERİYLE İBADET HAKKI’na sahip olmalarıdır. ATATÜRK’ün bu yol üzerinde olduğunu, KAMET, HUTBE, EZAN’dan sonra namaz surelerinin sadece bugünkü değil, gelecek nesillerin de anlayacakları öz Türkçe ile okuyarak namaz vecibelerini yerine getirecekleri sade, Kur’anı Kerîm’in iman tazeleyen asıl metnine sadık Türkçesi’nin sadece NAMAZ değil diğer kulluk vazifeleri için de muteber olacağına kani idim. ATATÜRK’ün hayatı bir müddet daha devam edebilseydi bu en büyük hizmetini yerine getirmiş olacaktı.”(10)

 

Başta Mustafa Kemal olmak üzere, Cumhuriyet kurucuları, İslam’ın, devleti ve siyasal iktidarı etkilemesini ve dinin tamamen özerk, devletten bağımsız olarak gelişebilen bir alan olmasını önlemek istemişlerdir. Türkiye’de din, siyaset ve siyasette dinin yerini anlamak için, ilk adım olarak bir devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın derinlemesine incelenmesi gerekir. Devlet Diyanet’i resmi ideolojinin İslam anlayışının öne çıkarıldığı bir doktrini desteklemek için kullanmakta ve bunu da “toplumu din hakkında aydınlatma” ve “din eğitimi” çerçevesinde yapmaktadır.(11) 

 

Bunun birçok sebepleri bulunmaktadır. Cumhuriyet’in kurucuları yeni dini yapılanmayla ilgili öyle bir oluşuma girmeliydiler ki, bu yeni oluşum hem kurulan Cumhuriyet’in felsefesini benimsemeli, hem de dine toplumsal yapı içerisinde belirlenmiş fonksiyonunu en güzel biçimde yerine getirebilme olanağı tanınmalıydı. Yeni kurulan Cumhuriyet’e can veren siyasal felsefenin ana dayanağı, kuşku götürmeyecek şekilde laiklik ideolojisi olmuştur. Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin bir yapı taşı olarak işlev görmüştür. Teokratik ve çok uluslu bir ortaçağ imparatorluğundan modern bir ulusal-devlet yaratma misyonunu üstlenmiş olan Cumhuriyetçi kadroların laiklik anlayışını müstesna kılan en temel unsur, dini toplum hayatından tümden kaldırmak gibi bir misyonu kendisine hedef olarak seçmesidir. Bu gelişmelerin yaşanmasına karşılık Hamdi Yazır’ın tercüme faaliyetine dair ısrarının meşru bir zeminde açıklanması çok zor görünmektedir. Zira Mehmet Akif bu gelişmelerin yaşanacağını henüz meale başlamasından çok kısa süre sonra görmüş ve tercüme işini bırakmıştır.

 

Mustafa Kemal’in “Milli Din” projesi alabildiğine hızlı bir şekilde devam etmektedir. Türkçe ibadet 1932’li yıllarda bizzat kendisinin denetiminde ilerler. İbadetlerin anadilde yapılma arzusu, Mustafa Kemal’in hayatında ayrı bir anlam taşımaktadır. Arap oğlunun saçmalıklarını Türkoğlu Türk öğrenmelidir! 1932 yılı Ramazan ayında Reşit Galip’i görevlendirerek ehil hafızların Dolmabahçe Sarayı’nda toplanmasını ister. Dolmabahçe Sarayı’nda topladığı hafızlardan ezanı-kameti, tekbiri Türkçeye çevirmelerini ister. Hafız Yaşar beraberinde güzel sesli, musikiden anlayan bir grupla Dolmabahçe’ye gelir. Dolmabahçe’de prova yapıldıktan sonra halka açık camilerde Türkçe Kur’an ve ibadet yapılması için talimat verir. Mehmet Akif mukaveleyi iptal ettiği ve Elmalılı’nın da henüz tefsiri yetişmediği için Cemal Said’in Kur’an tercümesinden seçtiği pasajları halka açıkça söylemesini emreder.(12)

 

 

Elmalılı Hamdi Yazır (1878-1942)

 

Elmalılı Hamdi Yazır hakkında araştırma yapan araştırma görevlisi Necmi Atik’in tespitlerine göre, Elmalılı’ya meal ve tefsir yapması için verilen görevin tarihi 22 Mayıs 1932’dir. Elmalılı’ya verilen tercüme ve tefsir, görevin üzerinden üç ay geçmeden baskısı yapılmak ve Türkçe ibadet projesinde kullanılmak üzere Diyanet İşleri tarafından Elmalılı’dan acilen istenir. Diyanet İşleri Reisi Rıfat Börekçi tarafından 4 Ağustos 1932 tarihinde Elmalılı’ya yazılan mektupta bu konu şöyle dile getirilir:

 

“Üç hafta mukaddem yazmış olduğumuz mektuba henüz cevap alamadığımızdan ikinci defa yazmak ve meseleyi biraz îzâh etmeye lüzûm hissediyoruz. Bu sene muvâzene-i mâliye encümeninden tercüme ve tefsîrin behemehâl tab’ına başlanacağına dâir tarafımızdan kat’î söz verilmiştir. Binâenaleyh bu günlerde tab’a başlamak zarûreti vardır. Çünkü Meclis toplandığı ve bütçeler her daireden istenildiği zaman tercüme ve tefsîr için fasl-ı mahsûsına konulacak madde münasebetiyle bu mesele mevzubahis olacaktır. Aynı zamanda taraf-ı fâzilânelerinden yazılmış olan mufassal ve kıymetli tefsirin tab’ ve neşri uzun zamana mütevakkıf ve bunu herkesin takip edebilmesi de güç olduğundan tercümenin müstekıllen tab’ı arzu edilmiştir. Tarafımızdan bunlar nazar-ı dikkate alınmış, tefsirinde ikmâli ve tab’ı ve neşrine mâni’ teşkil edebileceği vârid-i hâtır olduğuna bir taraftan metn-i celîl ile birlikte tercümenin, diğer taraftan da ayrıca tefsîrin tab’ına başlanılmasını muvâfık bulduk.”(13)

 

Elmalılı 4 Temmuz 1932 tarihli ve 4 Ağustos 1932 tarihli aldığı iki mektuba Ağustos 1932 tarihli mektupla şöyle cevap verir.

 

“4 Temmuz tarihli tahriraratta Kur’ân-ı Kerîm tercümesinin hemen tab’ edilmesi ve tefsîrin tab’ına sonra başlanması tekarrur etmiş olduğu cihetle kaç cüz yazılmış ise sür’atle gönderilmesi lüzûmu ehemmiyetle tebliğ buyurulmuştu. Halbuki bu işe birlikte olmak üzere başlandığı gibi bu kerre 23 Mayıs 1932 tarihli mukâvelemizde de tefsîr ve tercümenin her ikisi bir yerde ve aynı eserde tab edilmek üzere kabul edilmesi musarrah bulunuyordu. (…) Kur’ân-ı Kerîm tercümesi ne kadar kolay bir şey olmalı veya ben ne kadar haddini bilmez bulunmalıyım ki birkaç ay içinde sür’atle meydana konuluvermesini va’de cüret edebileyim!.. Bu seneye kadar geçen müddete ‘âit mesûliyetin dâ’îlerine râci’ olmadığı hakkındaki beyânât hakîkat-i şinâsîleri şüphe yok ki şâyân-ı şükrândır. Bununla beraber henüz başlanan tercümenin hemen müstekıllen tab’ı zımnında karar ittihâz edilmiş olması vücûhen bâdî-i endişe olmuştur.”(14) 

 

Mustafa Kemal eski rejimi, geçmişteki içtimaî hayatımızı ilgilendiren ne varsa o gibi şeyleri yenileştirmekte olduğu görülüp dururken bunların en başında gelen dinî hayata, bilhassa ibadet vasıta ve şekillerinde de bir takım yenilikler ve değişiklikler yapmak isteyeceğini istisnasız olarak herkes hissediyor, hatta bekliyordu. Fakat bu inkılâpta ötekiler kadar acele etmiyor ve ne yapmak istediğini de açığa vurmuyordu. Mustafa Kemal, özellikle Türkçe Kur’an ve Türkçe ibadet konusunda aklındakileri yapmak için 1931 yılını bekleyecektir. Mustafa Kemal’in üzerinde hassaten durduğu ve ideolojik inşasına uygun olarak yeniden düzenlemeye çalıştığı dine ait değişiklikler namazın etrafında dolaşıyor ve namaz üzerinde yoğunlaşıyordu. Bunların başında gelenler tekbir, ezan, kamet, salanın Türkçeleştirilmesi, hutbenin Türkçe okunması, namazın Türkçe Kur’an’la kıldırılması, halkın ilgisini çekmek için camilerin güzelleştirilmesi, heykel yasağının kaldırılması ve kendisinin dinle özdeşleştirilmesidir.(15)

 

Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi, Cumhuriyet rejiminin kendisinden yazmasını istediği Kur’an tefsirinin büyük kısmını 1933’te bitirmiş ve bitirdiği kısmı, Diyanet İşleri Reisliği tarafından Milli Eğitim Bakanlığınca yönetilen Devlet Basımevince bastırılmak üzere bakanlığa gönderilmiştir. Bahsedilen tefsirin ön sözünde geçen “haşa Türkçe Kur’an” ifadesi Milli Eğitim Bakanı Yusuf Hikmet Bayur’u rahatsız eder ve Türkçe ibadeti savunan Şerafettin Yaltkaya ve İsmail Hakkı İzmirli’den bu konuda rapor hazırlamalarını ister. Yaltkaya ve İzmirli, Hanefi fıkhının kaynaklarına dayanarak “Kur’an’ın Türkçe Tercümesiyle Namazda Okuma” başlığıyla 5 Mart 1934’te, ibadetin Türkçe olması zarureti raporunu hazırlarlar. Raporda Şerafettin Yaltkaya ve İzmirli İsmail Hakkı görüşlerini İmam-ı Azam’a dayandırarak herhangi bir kimsenin namazda Kur’an’ı herhangi bir dille okumasının mahzuru olmadığını ifade ederler. Yaltkaya ve İzmirli’nin İmam-ı Azam’dan çıkardıkları, herhangi bir dil ile namazın başlangıcında Tanrı’yı anmak namazın içinde Kur’an’ı ve ka’delerde teşehhütlerde okumak ve Cuma günleri hutbe irat etmek caizdir.(16) 

 

İsmail Hakkı İzmirli, namazda Kur’an’ın Türkçe okunmasının caiz olduğunu savunan ve bu fikrini yazdığı makalelerde dile getiren bir şahıstır. Bu konuda tartışmaların başlamasından önce yazdığı bir makalesinde şöyle demektedir:

 

“Pek aşikârdır ki Kur’ân; önceden gelip geçen peygamberlerin kitaplarında arabî değildi. Halbuki bu âyetlerde kat’î surette Kur’ân’ın bu kitaplarda mevcut olduğu beyan edilmekte (açıklanmakta) olduğundan Kur’ân kelimesinin önden gelip geçen Peygamberlerin kitaplarında olan ile Peygamberimize indirilmiş olan arasında iştirak (ortaklık) noktasını ifade ettiği anlaşılmaktadır. Bu iştirak noktası ise yalnız arapça değildir. Belki Arapça’nın ifade ettiği mânayı bildiren herhangi bir dil ile olan terkib-i hususîdir (özel terkib). 

 

Bundan dolayı namazda okunması emredilmiş olan Kur’ân; bu iştirak noktasını teşkil eden Kur’ân’dır. Bu ise yukarıda söylenildiği veçhile Arapça’nın ifade ettiği mânayı bildiren herhangi bir dil ile olan terkibi hususîdir. Kesilen bir hayvanın kesildiği esnada çekilen besmelenin herhangi bir dil ile çekilmesi icma ile caiz olduğu gibi; namazda dahi herhangi bir dil ile olursa olsun Kur’ân’ı kıraat (okumak) caiz (geçerli) olmuş olur.

 

Bundan dolayı Kur’ân’ın yalnız manadan ibaret olduğunu kabul eden İmam Ebu Hanife’ye göre bu kitabın Arapça olan hususî nazım (yazı) ve terkibini güzelce telâffuz kudreti olanlar ile bu nazm-ı arabiyi (arapça yazıyı) telâffuza kudreti olmayanlar arasında bir fark gözetmeye bir mahal (yer) kalmadığından nazm-ı arabiyi telâffuz kudreti olsun veya olmasın herhangi bir kimsenin namazda Kur’ân’ı herhangi bir dil ile okuması caizdir. 

 

Namazın başlangıcında dahi imam Ebu Hanife’ye göre Arapça’dan başka herhangi bir dil ile Allah zikredilerek meselâ “Tanrı Uludur” demek caiz olur. Çünkü “Rabbın adını anar anmaz namaza durdu”(Âlâ 87/15) âyetiyle sabit olduğu veçh üzere namazın başlangıcında maksud olan (istenen), Tanrı’nın anılmasıdır. Bunun ise hiçbir dile ihtisas-ı (tahsisi) yoktur. Tanrı’yı herhangi bir dil ile anmak diğer bir dil ile anmaya müsavidir (eşittir).”(17)

 

Hükümet resmi bir yazıyla, Elmalılı’nın tefsir mukaddimesinde yazdıklarının kabul edilemeyeceğini, fenni ve ilmi sahada yazdıklarının da tefsirden çıkarılması gerektiğini ve bu şekliyle tefsirin basılamayacağını ve resmi yazı ekindeki Yaltkaya ve İzmirli’ye hazırlattıkları raporun tefsire mukaddime olmasıyla ancak basılabileceğini Diyanet İşleri Reisliği’ne bildirir. Diyanet İşleri Reisliği cevabi yazısıyla:

 

“Mearif Vekâleti’nin salahiyatdar dediği zevata -kendi tabirimce tefsir kitabındaki yazıları nakzedecek surette- yazdırıldığı ve tefsir kitabına mukaddime olmak üzere makamımıza gönderildiği başlangıca gelince; vazifemize karşı vuku bulan böyle bir müdahaleyi kabul edemeyeceğimizi bilhassa bu gibi yazılara hiç de ihtiyacımız olmadığını arza yüksek müsaadelerinizi rica ederim. Riyaset-i daiyanem kendisine ayrılmış olan sahada lüzum gördüğü her türlü yazıyı yazmak ve yazdırmaktan aciz değildir. Başlangıç olmak üzere gönderilen yazıların kıymet-i ilmiyyesi merbutan taktim kılınan tetkikat ve mütalaat-ı ilmiyeden vazıhan anlaşılacağı derin saygılarımla arz olunur efendi hazretleri.”(18)

 

Dönemin Maarif Bakanı Yusuf Hikmet Baytur’dur. Baytur Ahmet Hamdi Aksekili’yi konuyu görüşmek üzere bakanlığa çağırır. Aksekili’ye İzmirli’nin ve Yaltkaya’nın hazırlamış olduğu “Kur’an’ın Türkçe Tercümesiyle Namazda Okuma” raporunu hatırlatarak, tefsirde bulunan “Haşa Türkçe Kur’an” ifadesinin bulunduğu sürece basılmayacağını söyler. Daha sonra “haşa Türkçe Kur’an” ifadesi çıkarılarak, “Türkçe Kur’an mı var be hey şaşkın” ifadesi eklenmiştir. Elmalılı’nın ön sözündeki “Bu oynamaktır din-ü imanla” sözleri de baskıdan çıkarılmıştır.

 

Elmalılı Hamdi Efendi’nin yazma nüshasına Diyanet tarafından uygulanan sansür sadece bu kadarla kalmış değildir. Diyanet İşleri Reisliği’nin neşretmiş olduğu 1935-39 tarihli matbu nüsha ile bu nüshanın ofset baskılarının sansürden geçirildiği, bazı eksiklikler ve atlamalarla maluldür. Bunlara bir örnek verilecek olunursa, Elmalılı’nın el yazmasındaki ifadeleri; “Cehaleti ileri gidenlerden bazılarını da duyuyoruz ki, ‘Kur’an tercümesi’ demekle de iktifa etmiyor da, ‘Türkçe Kur’an’ demeye kadar gidiyor.” Hatta bundan dolayı mebuslardan birisi yazdığı bir manzumede ‘Türkçe Kur’an mı var be hey şaşkın, oynamaktır bu din-ü imanla demiştir.’ Filvaki böyledir.

 

Diyanet’in baskısını yaptığında, yazma nüshasında bulunan ifadelerin sansürlendiği görülüyor. Diyanet’in baskısında geçen metin ise şöyledir: “Bazılarını da duyuyoruz ki ‘Kur’an tercümesi’ demekle iktifa etmiyor da ‘Türkçe Kur’an’ demeğe kadar gidiyor.”

 

“Türkçe Kur’an mı var be hey şaşkın?” ifadeleri Diyanet İşleri Reisliği’nin neşrettiği matbu nüshada bulunmamaktadır. Mesela “Cehaleti ileri gidenlerden bazılarını duyuyoruz ki” cümlesi, “Bazılarını duyuyoruz ki” şekline dönüşmüş, “Hatta bundan dolayı mebuslardan birisi yazdığı bir manzumede…” ifadesiyle birlikte şiirin ikinci beyti de metinden çıkarılmıştır.(19) Görüldüğü gibi Elmalılı Hamdi Efendi’nin kendi düşüncelerini ifade ettiği birçok noktaya müdahale edilmiş, sansürlenmiş, eksiltilmiş, bazı ifadeler çıkartılmıştır. 

 

 

Mehmet Âkif Ersoy (1873-1936)

 

Ruhi Nuri Sağdıç, Mehmet Akif’in tercüme konusundaki çekingenliğine bir anlam veremediği kendisine söylediğinde; Akif’in asıl korkusunu aktarır. Akif yaşanan sürece bakarak ileride olacakları adeta bilmekte, özellikle Türkçe ibadet projesinde kullanışlı hale gelmekten korkmaktadır. Mehmet Akif endişelerini dile getirir:

 

“Tefsirsiz ve izahsız tercümeyi eline geçirenlerden bazı mızrak kafalı cüretkârlar türeyecek; “Kur’an’ın manasını -Arapça bilmediğimiz için- anlamıyorduk amma işte tercümesi meydanda. Bizim de akıl ve idrakimiz, bizim de yeter derece kiyaset ve siyasete vukufiyetimiz var” diyerek pis pabuçlarıyla mindere, minbere çıkacaklar ve oradan vaaz edecekler, hutbeler (nutuklar) iradına yeltenecekler, İslam’daki hakiki mana ve maksadı kavramadan irşad yerine ifsada kalkışacaklar. Öyle küstahların önüne ne ile ve nasıl geçilir?” (20)

 

Mehmet Akif gerçekten endişelidir ve bu yüzden tercüme işinden vazgeçerek, tercüme ettiği nüshaları da Diyanet’e vermez.

 

Mehmet Akif gördüğü gelişmeler üzerine başladığı tercüme işinden ilk yıllarda hemen vazgeçmiş ve aldığı ücreti de iade ederek, bütün ısrarlara rağmen çevirdiği nüshaları da teslim etmemiştir. Elmalılı Hamdi Yazır ise bu projenin başından sonuna, hem tercüme hem de tefsir olarak yer almış, üzerine düşeni yerine getirmiştir. Yaptığı tercüme ve tesir 1935-1938 yılları arasında basılarak kamuoyuna ulaştırılmıştır. Yukarıda değinmeye çalıştığımız gibi, Elmalılı’yı bu olumsuzluklar içinde yoluna devam etmesini gerektirecek meşru bir yorum nasıl yapılabilir?

 

Elmalılı’nın genel anlamda fikirlerini, düşüncelerini, olaylara yaklaşımını ele aldığımızda meselenin künhüne vakıf olmamız daha kolay olacaktır. Düşünce dünyasını anlamamız açısından 1 Mart 1909 tarihinde Beyanü’l Hak’ta yer alan, “İslamiyet ve Hilafet ve Meşihat-ı İslamiye” adlı makalesine bakmak bizi bir yere kadar fikir sahibi yapacaktır. Bu makalede tartışmanın ana konularından biri, “Şeyhülislam meclise gelmeli mi, gelmemeli mi?” Elmalılı Hamdi Efendi makalesinde Şeyhülislam’ı bir devlet memuru statüsüne indirmekte ve meclise karşı sorumlu olması gerektiğini savunmaktadır. Meclis herkesin gelip hesap vereceği, sözünü dinleyeceği bir mercii olduğundan dolayı, Şeyhülislam da bu kuruma karşı herkes gibi sorumludur. Demek istediğimiz Elmalılı Hamdi Efendi’nin zihninde meclisin nasıl bir konumda olduğudur.

 

Aynı makalede ele aldığı modern denebilecek diğer kavram, “Hakimiyet-i Milliye” kavramıdır. Elmalılı bu kavramda da çok cesurca yorumlarda bulunmakta, fıkıh geleneğinden gelen bir fakih olarak hiç akılda hayalde olmayan türetilmiş bir kavramı, ileri dönük olarak resmi ideolojinin üzerine inşa edileceği “milli egemenlik” kavramının kapısını aralamaktadır. 

 

Kanaatimizce eğer bu iz üzerinden yürünürse, Elmalılı’nın tefsir ve tercümedeki ısrarı daha anlaşılır ve adilane bir yaklaşım olacaktır. Elmalılı Hamdi Efendi, meclisi itaat edilecek bir mercii olarak görmekte, kendisini de meclisin görevlendirdiği bir memur konumuna oturtmaktadır. Tefsirinin ön sözüne ne yazarsa yazsın, nihayetinde yazdıklarının birçoğu sansüre uğramış, buna rağmen hiçbir itirazı olmamıştır. Aynı makalesinde milli hâkimiyet kavramını icadı ise, Türkçülük akımın karşısında şer’i bir savunma geliştirebilecek yetkinliğinin olmadığını göstermektedir. Zira kendisi, halifenin ecnebi memleketlerdeki Müslümanlar üzerinde herhangi bir velayetinin olmadığına kani olmuş ve savunmuştur. Yine bir başka makalesinde, padişahın-halifenin yetkilerinin çok fazla olduğunu, halifenin yetkilerinin kısıtlanması gerektiğini savunmaktadır.

 

Dipnotlar:

 

(1) Hasan Kaya, Mehmet Akif Ersoy’un Dini ve Siyasi Fikirleri, Yüksek Lisans Tezi, sayfa 42

 

(2) M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmet Akif Ersoy, sayfa 127

 

(3) Osman Nuri Ergin, Maarif Tarihimiz, cilt 5, sayfa 1931

 

(4) Dücane Cündioğlu, Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe İbadet, sayfa 64

 

(5) Osman Nuri Ergin, Maarif Tarihimiz, cilt 5, sayfa 1933

 

(6) Mustafa Sabri, Dini Mücedditler

 

(7) Necmi Atik, Elmalılı’nın Kendi El Yazması İle Türkçe İbadet Konusundaki Makalesi, İlahiyat Araştırma Dergisi

 

(8) Osman Nuri Ergin, Maarif Tarihimiz, cilt 5, sayfa 1936

 

(9) Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, sayfa 410

 

(10) Cemal Kutay, Atatürk’ün Beraberinde Götürdüğü Hasret Türkçe İbadet, sayfa 122

 

(11) İştar Gözaydın-Ahmet Erdi Öztürk, Türkiye’de Din İdaresi, Din ve Toplum Çalışmaları Merkezi, İstanbul Enstitüsü, 1. Basım, İstanbul, Mayıs 2015, sayfa 12

 

(12) Hafız Yaşar Okur, Atatürk’le 15 Yıl, sayfa 14

 

(13) Necmi Atik, Elmalılı’nın Kendi El Yazması İle Türkçe İbadet Konusundaki Makalesi, İlahiyat Araştırma Dergisi Necmi Atik Özel Arşivi

 

(14) Necmi Atik a.g.m.

 

(15) Osman Nuri Ergin, Maarif Tarihimiz, cilt 5, sayfa 1939

 

(16) Hikmet Bayur, Kur’an Dili Üzerine Bir İnceleme, TTK Belleten, cilt: 22, sayı: 88, yıl: 1958

 

(17) Sabri Hizmetli, İsmail Hakkı İzmirli, sayfa 135-56

 

(18) Necmi Atik, a.g.m.

 

(19) Dücane Cündioğlu, Kur’an Çevirilerinin Dünyası, sayfa 140

 

(20) Hasan Kaya, Mehmet Akif Ersoy’un Dini ve Siyasi Fikirleri, sayfa 50

Google+ WhatsApp