Duvardaki elekler

Duvardaki elekler


“Ne zaman bir şey hakkında esaslı bir fikir edindiğimi düşünecek olsam” diye geçirdi içinden, “bir bakıyorum, o mesele zihnimin düşünülecek şeyler kuyruğunun sonunda yeniden sıraya girmiş!”

Owen Barfield’ın ‘Görünüşleri Kurtarmak’ kitabından sonu soruya bağlanan birkaç ilginç satır: “Gökkuşağına bakın. Görünüşünü sürdürdüğü veya öyle göründüğü sürece, orada, boşlukta birçok renkten oluşarak yer kaplayan bir yay görürsünüz. Oradaki baca ile ağaç arasında ufka teğet geçer. Arkanızdaki güneşten başlayarak çizilecek ve başınızın üzerinden geçen bir çizgi, o yayın da bir parçası olduğu bir dairenin merkezine ulaşacaktır. Şimdi, gökkuşağı kaybolmadan önce, şimdiye dek gökkuşağı hakkında neler duyduğunuzu anımsayın ve kendinize sorun: Gerçekten orada mı?”

Bir şeyleri sıraya dizip teker teker anladığımızda anlama işini büyük ölçüde tamamlamış olabileceğimizi varsayıyor, zihinsel güzergahımızı böyle bir ezber üzerinden çiziyoruz. Oysa dönüp sadece insanlığın zaman içindeki seyrine bakarak, hatta sadece kendi hayat seyrimizi şöyle bir hatırlayarak bile bunun böyle olmadığını rahatlıkla kavrayabiliriz. Anlamak dediğimiz şey, anladığınız şekliyle üstüne beton dökebileceğiniz bir şey değil, bunu kabul etmeliyiz. Anlam bir ırmağın serin suyu gibi sürekli akan, akışkanlığını kaybetmeyen bir şey... Ondan aldığınız her avuç suyun susuz dimağınız için vadettiği başka başka şeyler var. Kaldı ki, sizin şu andaki susuzluğunuzun da bir an sonraki ya da hayatınızın herhangi bir başka anındaki susuzluğunuzla bir aynılığı yok. Dolayısıyla, anlama işini yoğun bir mesaiyle ömrümüzün belli bir dönemine kadar tamamlamak, sonra bu meşakkatli işi gündeminizden tamamen çıkarıp dolaba kaldırmak gibi bir lüksümüz yok. Bugün statik zihinlerle hayatın dinamik süreçlerini bu gerçeği tam olarak kavrayamadığımız için beceremiyor ve bocalıyoruz. Ununu elemiş eleğini duvara asmış zihinlerle, durmadan öğüten dünya değirmeninin hakikatini kavramak mümkün olmuyor çünkü.

Graham Dunstan Martin’in ufuk açıcı kitabı ‘Mağaradaki Gölgeler’den derine daldıran bir alıntı: “Doğu’da, tanrısının çok değerli bir heykeline sahip bir adamın hikayesini anlatırlar. Belki altındandı, belki de sadece kendisine değerli geliyordu. Her ne olursa olsun, onu çaldırma korkusuyla bir sandığa kilitliyor ve sadece Kutsal Günlerde tapınmak için çıkarıyordu. Fakat bir sabah sandığı açtığında gördüğü manzara karşısında dövüne dövüne sokaktan aşağı doğru koşmaya başladı: ‘Tanrım çalınmış, tanrım çalınmış!’ ‘O’nu kaybettin mi?’ demiş komşusu, ‘Mükemmel, sonunda O’nu aramaya başlayabileceksin”

Kendi katı benliğimizden başlayıp dünyanın sınırlarında biten bir idrakle, hakikatin sonsuz varlığını kavramayı bekliyoruz. Bu, diğer her şeyi kendi sonuçsuzluğuna kilitleyen en büyük yanılgısı insanın... Dünyanın fani görünümleri ve insanların dar bakış açılarıyla sınırlanan, malul hale gelen gerçekliğiyle, kendini adeta kendine düğümleyen zihinlerin; hakikatin sonsuz ve sınırsızlığı, asla katılaşmayan, durgunlaşmayan bitimsiz değişkenliği ve mutlak gerçekliği karşısında ne kadar büyük bir acziyet içinde olduğunu görebilmesi kolay değil! Kendimize takılmadan, sınırlarımıza hapsolmadan, hakikatin tamamını zihnimize sığdıracağımız zannına kapılmadan aramayı sürdürmemiz gerekiyor. Hakikat, dolayısıyla anlam, avucumuzun içinde tutacağımız bir şey değil, ancak parmağımızın ucuyla dokunup hissedeceğimiz bir şey... Ve bu insan için büyük bir şey, bütün hayatına yetecek kadar büyük bir şey!

“Telaşla çırpınıp durma ki” dedi meczup, “su kucağında sonsuza kadar yüzdürsün seni!”

Google+ WhatsApp