Düşünsel deformasyon

Düşünsel deformasyon


İnsanlığın genel anlamda savrulduğu, teslim olduğu anlayışların görünüm ve gösterişlerine karşın bunalımda. İnsanlığı saran bir karmaşa var. Karmaşanın farkında bile olunamıyor. Bu bir yanıyla çökerten bir yanıyla da karmaşa içinde oyalayan bir ortam. İnsanlığın çıkış yollarının bile tıkandığı, çaresiz bırakıldığı, öyle sanıldığı bir süreç. İnsanın düşünmeye bile vakti yok gibi. Çünkü zihni meşgul edenler fazlasıyla yorucu.

 

Anlam dünyasından uzak, sıradan ve günübirlik yaşamaya adanmışların dünyası. Tüketim furyasının asıl amacı da insanı sömürerek, meşgul ederek oyalıyor. Başka bir şeyle meşgul olmamak. Egemenlerin oyunlarını, düzenlerini fark edememek.

 

Coğrafyamızın çok yönlü karmaşasından insanların bir araya gelemeyişleri sadece kendileri için değil insanlık için de büyük bir sorun ve çıkmaz. İnsanlığın geleceği sahih ve has Müslümanlara bağlı. Müslüman’ın sorumluluğu sadece kendisiyle sınırlı değil.

 

İnsanlığın dağılmışlığı, toparlanamayışı da Müslümanların Müslüman olarak hakkıyla var olmamasına bağlı. Böylesi bir durumda kendine derman olamayanlar elbette ki başkalarına olamazlar.

 

Osmanlı Devleti’nin dağılmasıyla Müslümanlar dağıldı, onların dağılmasıyla mazlumlar ortada kaldı. Kendilerine uzanacak bir elden, bir sesten ve koruyucudan mahrum kaldı. Güçlü bir devletin varlığı genel anlamda hayırlara neden olur.

 

Müslümanların çatı devletlerinin olmayışı, bir araya gelemeyişleri birliktelikleri çıkmaza sürüklüyor. Batı, bundan yararlanıyor ve bu dağılmışlığı fırsat biliyor.

 

Asıl sorun Müslümanların düşünsel deformasyonları. Âdeta birbirine düşman olacak kadar uçlara taşınmışlıkları. Başka düşüncelerin, Batı medeniyetinin birer unsuru olma gibi bir durumu yaşamaları.

 

İnsanımız kendine bu kadar zalim olabilir mi, bu kadar acımasız ve hor bakışlı ve vahşi olabilir mi? Oluyor.

 

Mazlumlar bile zalimlik rolünü üstleniyorlar ve birbiriyle yarışıyorlar. Bu da genel anlamda kurtuluşları değil yıkılışlarına neden oluyor.

 

Düşünsel deformasyon kendileri olmak yerine başkalarına teslim oluş ve onların sözcüleri konumuna düşüştür. Düşünsel deformasyon egemenlerin tutsağı olmadır. Kölelik ruhunu kabullenmedir. Bugün kendini muhafazakâr bilen Müslümanların; sistemin, jakoben dayatmaların bir unsuru hâline gelişleri düşündürücüdür ama şaşırtıcı değildir. Dünyalıkların peşinden koşan, yığmaya bakan, lüksün ve modern hayatın birer oyuncağına dönüşmek kendilerini hiç de rahatsız etmiyor. Bundan adeta haz bile alınıyor. Saltanat ve görkemli bir hayat ile övünülüyor, bunu da bir hüner olarak belliyorlar.

 

Jakoben sistemin koruyucuları, yürütücüleri, tahkim edicileri oluyorlar.

 

Kemalist Türkiye solu Türkiye sağını baskılayarak kendilerinin yapamadıklarını onlara yaptırıyorlar. Ve bu sistemi, jakobenizmi meşru hâle getiriyorlar. Diğer yandan da sekülerizme giden yolu açıyorlar ve bunu da geçerli kılıyorlar. Çünkü kendileri de meşreben buna eğilimlidirler. Tutkularından asla vazgeçmiyorlar.

 

İslâm’ın özü olan hadislerin, sünnetin ve buradan da giderek Peygamberimizin ve ayetlerin tartışılmaya götürüldüğü bir süreç. Yani bilimsel ve aklî bir tuzağa takılışları. Fransız pozitivzminin temsilcileri oluyorlar. Kendilerinin kuyularını kazıyorlar ve düşüyorlar.

 

Her millet kendi yerinde, medeniyetinde ve kültüründe bir kişiliktir. Başka medeniyetlerin yabancı düşünüşlerin içinde var olunmaz. Onlara benzemeye çalışma ancak dönüştürmeye neden olabilir.

 

İnsana değer verilmedikçe, asıl yerine konulmadıkça, hakkıyla hakkı teslim edilmedikçe asla bir yere varılamaz. Her insan bulunduğu konumda olmayı hak eder. Herkesi kendi hâline bırakmak yerine ona yol gösterici olmakla olabilir. O da önce kendisini insan yerine koyarak.

Google+ WhatsApp