Düşmanlaştırma üzerine

Düşmanlaştırma üzerine


Emperyalizm, hegemonyasını garanti altına almak için bir düşman kampın varlığına ihtiyaç duyar. Soğuk Savaş esnâsında, ABD’nin hegemonik açılımlarını sağlayan, Sovyetler Birliği’nin merkezde olduğu, adına Demir Perde denilen bir kampın varlığıydı. ABD emperyalizmi, bu kampa karşı ekonomik, kültürel, siyâsal ve ideolojik alanda bir mücâdele yürütüyor ve bu sûretle kendisini tahkim ediyordu. Bu çok katmanlı mücâdele, yüzeye daha çok, komünizm ile mücâdele olarak ideolojik seviyede vuruyordu. Aslında Demir Perde Sovyetler Birliği ile Hür Avrupa veyâ Batı arasında esaslı bir fark yoktu. Her ikisi de sanayi temelli merkezî yapılara sâhip, merkezinde kapitalist nitelikli bir dünyâ işbölümünün çeşitlemeleriydi.

 

Sovyetler Birliği’nin çöküşü, yine bu bağlamda düşünecek olursak Batı’nın veyâ kapitalizmin zaferi değil, onunla birlikte kurulan bir dünyâ sisteminin kriziydi. Bu kriz aşama aşama, yarı-merkez alanlardan merkeze doğru işledi. 2000’li senelerin mâhut krizleri, bilhassa bu gelişimleri tâkip edeceğimiz bir zaman aralığını veriyor. Hangi ideolojik düzlemde yapılandırılmış, aralarındaki siyâsal-kültürel-ideolojik farklılıklar ne kadar büyük görünürse görünsün, çöküşe geçen sanayi kapitalizminin kendisiydi.

 

Batı, bu çöküş sürecini kendi zaferi gibi algıladı. Eksikliğini duydukları yegâne husus düşmansızlıktı. Boşluğu, o dar görüşlü sağcı siyâsal kadrolar, başta Reagan, Thatcher gibiler olmak üzere aceleye getirerek İslâm düşmanlığı ile doldurmaya çalıştı. Bu yeni düşmanlık, eskisinden farklı olarak çok katmanlı değil, ideoloji üzerinden tek katmanlıydı. Evvelâ İran , Küba gibi komünist kalıntılar olarak görülen devletler ile berâber hedefe konuldu. Bunu Eylül 2001’den sonra El Kâide ve türevleri, Arap Baharı üzerinden BAAS rejimleri; nihâyet Müslüman Kardeşler Hareketleri tâkip etti. Ama bunların hiçbirisi düşman eksikliğini gideremedi. Diğer taraftan Çin’in artık kontrol altında tutulamayan yükselişi devâm ediyordu. Rusya ise, beklenenin aksine içine doğru çökmemiş, bilhassa Putin devrinde, yeniden toparlanmış, ayağa kalkmıştı. Batı açısından vahim olan ise, bu Asyagil güç merkezlerinin Batı’yı var eden kapitalist ekonomik modeli içselleştirmeleriydi. Çin, aşama aşama, emek yoğunluğu sektörlerden sermâye ve teknolojik yoğunluklu sektörlere doğru Batı’nın kaynaklarını çekiyordu. Rusya ise askerî donanımının koruması altında enerji zenginliğine dayalı olarak Avrupa’yı kendisine bağımlı hâle getiriyordu. Batı hayli gecikmeli olarak bu durumu gördü. Yeniden Çin ve Rusya’yı düşmanlaştırma eğilimini kazandı. Ama bu düşmanlaştırmanın, meselâ Soğuk Savaş devrinde olduğu gibi ekonomik modeller üzerinden katmanlaştırılması mümkün değildi. Ne Rusya ne de Çin kapitalist modelin dışındaydılar. Tek şikâyet konusu, Çin’in patent hırsızlıkları olabilirdi. Sızlanmalar da daha çok burada odaklandı. Ama bunlar sâdece bir sızlanma olarak kaldı.Elde onları ideolojik olarak mahkûm edebilecekleri keskin kodlar da yoktu. Onları ve onlarla işbirliği yapanları otoriter, diktatoryal, anti-demokratik olmakla suçlamak, aslında içinde rahat davranmayı sağlayacak düşmanlaştırma için gerekli olan köşeli, keskin ayırımlar üretmiyordu. Bu meyânda, Batı’nın işbirliği yaptığı o kadar çok antidemokratik, hukuksuz, diktatörlükle yönetilen devlet vardı ki… Bu ayırımlar nihâyetinde inandırıcı olamıyordu. Son olarak Biden’ın tertip ettiği Demokratik Devletler Forumu’nda yer alan bâzı devletlerin içine bakmak bile bu siyâsal vodvili anlamak için yeterlidir.

 

Gâliba mesele, artık Batı’nın dünyânın merkezinde durduğu bir koordinatta olmamasıyla alâkalı görünüyor. Soğuk Savaş devrinde merkezde olup, hegemonik aygıtları çalıştırarak dünyâya yargı dağıtma işini yapabiliyorlardı. Nihâyetinde Sovyetler Birliği bir yarı merkez güç idi. Sanâyi medeniyeti ise şâhikasını yaşıyordu. Bugün ise tablo çok farklı. ABD’nin 20 küsûr trilyonluk GSMH’sının en az yarısının içi boş, karşılığı olmayan finansal varlıklara dayandığını biliyoruz. Reel olarak bakıldığında Çin ABD’yi çoktan yakalamış ve geçmiş görünüyor. Makas daha da açılacak görünüyor. İşte tam da bu noktada Batı’nın üstünlük algısının da reel karşılıklarını kaybettiğini, yanılsamalar doğuracak derecede psikolojik bir boşluğa sürüklendiğini iddia edebiliriz. Şimdilik bir dereceye kadar kontrol edebildikleri, hattâ baskıladıkları söylenebilir ama, bu boşlukta mukadder olabilecek olan, aşırı sağcılaşmanın getireceği bir maceracılıktan başka bir şey değil. Yeni Yeşil Mutabakat tasarısını hayâta geçirebilseler, boşluğa düşen psikolojik üstünlük algısının içini doldurabilir, yeniden Batı’nın üstünlüğünü sağlayabilirdi. Ama görünen o ki, bu projeyi hayâta geçirmek neredeyse imkânsız görünüyor.

 

Çanlar ABD için çalıyor. Merkezde olduğu bir dünyâda düşmanlaştırma işini kotarabiliyor ve yönetebiliyordu. Artık bu konumda değil. Düşündürücü olan da bu. Yönetemeyeceği, yâni öznesi olamadığı bir düşmanlaştırma sürecinin nesnesi olmaya doğru sürükleniyor. Kaybetmeye mahkûm olduğunu hissettiği bir aşamada, psikolojik motivasyonlarının şehvetine kapılıp son bir çılgınlık yapmasından endişe etmek için çok sayıda sebep var…

Google+ WhatsApp