Derinlikler

Derinlikler


Bu asırda acâib bir sıfat türedi: Derin…Bilhassa siyâsette kullanılıyor. “Derin devlet” ifâdesi bu kullanıma zirve yaptırıyor. Derin devlet aşağı, derin devlet yukarı.. Yâni kurumsal bir karşılığı var bu sıfatın. “Derin devlet “, devletin kurumlarına sızmış grupların, çetelerin bu avantajı kullanarak yürüttüğü “çıkara dayalı”, “kirli” işleri anlatıyor. Yâni alabildiğine “menfî” bir mânâsı var bu kullanımın.

Siyâsette olduğu kadar olmasa da “ekonomide” de bir karşılığı var bu sıfatın. “Derin ekonomi” den bahsedenler yok değil. Burada da yine menfî bir mânâlandırma yatıyor. Pek çoğu finansal zenginliklere sâhip olan, uluslarüstü olarak yapılanmış bir takım âileler ve onların yürüttüğü kuruluşlar bu “derin ekonominin” aktörleri olarak karşımıza çıkıyor. Gerek siyâsette gerek ekonomide “derinler” alabildiğine şahsî nitelikte tezâhür ediyor. Şahıs şahıs, âile âile, klân klân isimleriyle biliyoruz onları.

Derin sıfatının toplumsal, ulusal bir tasarrufu da var. Genellikle belli bir siyâsal coğrafya vurgulanarak ulusun derinliklerinden bahsediliyor. Meselâ “derin Amerika”, “derin Fransa”, “derin Türkiye…Bunu derin Amerikalılar, derin Fransızlar, derin Türkler gibi anlamak zor. Burada tuhaf bir şekilde isimlendirmekten kaçınılıyor. Tam aksine isimsiz (anonim) bir derinlik bu. Üstelik buradaki kullanım son derecede müspet seyrediyor. Ulusun yüzeyinde , uçlarında yaşananlara bakıp aldanmamak gerektiği, derin ulusun bir yerde herşeyi dengeye getireceği imleniyor. Ekonomide nasıl bir “görünmez el” varsa ve icâbında ekonomiyi hizâya ve dengeye getirecek müdahaleleri yapacağı varsayılıyorsa, derin Amerika veyâ derin Fransa’nın da siyâsette benzer bir işlevi göreceği fikri işlenmiş oluyor. İkisi arasındaki fark “akıl” ve “sağduyu” farkı. Ekonominin “derin aklı”, siyâsette “derin sağduyu” ile yer değiştiriyor. Çeşitli popülizmler bu “derinlikler” üzerine kuruluyor. “Halkın şaşmaz sağduyusu” gibi hayli belirsiz ve tutarsız bir temellendirmesi var popülizmlerin. Aslında bahsedilen bal gibi vasatlar. Vasatlarda dengeye gelineceğine dâir bir kabûl. Elbette tartışılır; ama oraya girmeyeceğim. Benim dikkât çekmek istediğim husus “vasatlığın” derinlik olarak sunulması.. Tuhaf değil mi?

Menfî değerlendirmelere geri dönelim. “Derin” sıfatlamasının kurumsal ve ekonomik düzlemlerde kullanılması “gizliliğin” ve “gayrı meşrûluğun” vurgulanması için olabilir mi? Muhtemelen öyle. Ama gizli olanın aynı zamanda derin olması gerekir mi? Niçin “derin” sıfatını bu alelâde işler için kullanıyoruz. Diğer taraftan müspet kullanımda niçin vasatî olanı anlatmak için, tenâkuza düşüp derin sıfatını harekete geçiriyoruz. Her vasatî olan biraz da yüzeye yakın değil midir?

Gâliba târihsel bir “müsilaj” yaşıyoruz. Bâzı kavramlar manâsını ve inandırıcılığını kaybediyor, köpükleniyor; vıcıklaşıp yapışkanlaşarak dilde yüzeye vuruyor. Derinlik iddiasının temelde entelektüel bir iddia olduğunu kestirmek zor olmasa gerekir. Bu iddia eskidir belki; ama hiçbir zaman 19.Asır’da olduğu kadar sâhiplenilmiş olduğunu zannetmiyorum. Jules Verne tahayyülünde bir üçleme üzerinden bizi “Ay’a Seyahat” ettirmiş, “Denizler Altında 20.000 Fersah”a daldırmış; yetmemiş , “Arzın Merkezine“ göndermiştir. Riskli ve korkutucu işlerdi bunlar. Uzayda kaybolmak, denizin derinliklerinde vurgun yemek, arzın merkezinde kavrulmak… Zeus’un, Poseidon’un, Hades’in arazileriydi bunlar. İnsanlık bu arazilere hışımla girdi. Ne varmış, denilip trajik bir cesâretle göze alındı bunlar. Felsefe, edebiyat vd bu derinleşme işini kendi sahalarında sâhiplendiler. İddialı postulalardan hareketle “derin” ve “iri” lâflar edildi. Gâliba dikkâtten kaçan , diyalektik olarak her derinleşmenin bir yüzeyselleşmeye gebe olduğuydu. Fizikçi dostlar cehâletimi bağışlasınlar, ama meselâ fizik teorilerde bunu görüyorum. Newton “derin” bir fizik ortaya koydu. Einstein onu göreceliliğe taşıdı. Arkadan gelenler ise “belirsizlik” ve “olumsallığa”… Siyâsal olarak, 19.Asır’ın derinlikleri 20. Asır’da yavanlaştı, 21.Asır’da ise ucuzlaşıp uçuculaştı. Edebiyat, diğer sanatlar, felsefe, bilim, siyâset, ekonomi, teoloji bundan peyderpey nasibini aldı.

Bir derinlik kaybında bu sıfatın alelâde kullanımlara savrulmasını hayretle karşılamamak lâzım. Z neslini yargılayanların başlıca tezi, bu neslin derinlik iddiasından vazgeçmesi.. Onlar da bu eleştirileri yapanlara “ok boomer” deyip geçiyor.

Derinlikten o kadar da mı nasipsiziz. Yok öyle de değil. Derin insanlar, sayıları çok az da olsa hâlâ var.. Nereden mi biliyorum? Derinlik ile sırrı örtüştüren ve tebessüm içinde susan adamların varlığından… O kadar azlar ki…

Google+ WhatsApp