Değişen yaşam koşulları ve doğaya kaçış

Değişen yaşam koşulları ve doğaya kaçış


Hayatımızı sürdürebilmek için şu üç şeye ihtiyaç duyarız. Hava, su ve toprak. Hava, nefes alıp vermemizi sağlayan bir güç, su, damarlarımıza akan bir enerji, toprak ise gıda ihtiyacımızı karşılayan bir araçtır. Bu üç şeye tabi olarak ulaşabildiğimiz için öneminin pek farkına varamıyoruz, oysa ciğerlerimize soluduğumuz havadan bir dakika mahrum kalsak hayatta kalamayız, suya ve topraktan aldığımız ürünlere ulaşamasak yaşamımızı sürdürme şansımız kalmaz.

Hava, su ve toprak Allah’ın canlılara bahşettiği rızıklardır ve büyük bir zenginliktir. Fakat ne yazık ki, hepimizin ortak mirası olan bu imkanlar belli bir azınlığın eliyle tahrif edildi, kirletildi ve hayatımızı tehdit edecek tehlikelere dönüştü. Artık gündemimizi salgın hastalıklar, hava kirliliğine bağlı sağlık sorunları, iklimsel değişimin, yoksullaşmanın getirdiği sorunlar işgal ediyor ve bir çıkmazın içine doğru sürükleniyoruz. Zira son yıllarda ardı sıra gelen afetler, salgın hastalıklar ve iklimlerin değişmesi hayatımız için elzem olan yaşam kaynaklarımızı tehdit eder hale geldi ve bizi yeni arayışlara sürükledi.  IPCC tarafından yapılan açıklamaya göre yakın tarihlerde yoğun ısı dalgalarına bağlı olarak yangınlar, hastalıklar ve ölüm riski artacak, yoksul bölgelerde gıda üretimi olumsuz yönde etkilenecek, insanlar su ve yiyecek gibi temel gereksinimlerine dahi ulaşmakta güçlük çekecekler. Bütün bunlar birey ve toplumları bir çıkmaza sürükleyecek ve travmatik olaylar artacak.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli tarafından yapılan açıklamalarda gelecekte ortaya çıkacak sel felaketlerinin, orman yangınlarının ve şiddetli hava koşullarının insanların hayatlarını tehdit edeceği ifade ediliyor. Olumsuz hava koşullarının, kuraklık, erozyon ve su taşkınları gibi sorunları tetikleyeceği ve yükselen deniz seviyesinin onlarca insanın yaşam alanını tahrip edeceği tahmin ediliyor. İklimlerin hızla değişeceği, su miktarının azalacağı, kasırga ve sel felaketlerinin artacağı ve sudan bulaşacak hastalıkların tehlikeli boyutlara ulaşacağı açıklanıyor. Bütün bunlar bireyleri çıkmaza ve yeni arayışlara sürüklüyor, şehir yaşamından uzaklaşan kişiler küçük yerleşim birimlerine taşınıyor ve burada yeni bir hayata başlıyorlar.

İnsanlar, şehrin kıyısında kaybettiklerini yeniden kazanabilmek için doğanın kucağına koşuyor ve burada yılların yorgunluğunu atmaya çalışıyorlar. Şehrin kirlettiği bedenlerini ve ruhlarını dinlendirmek için yürüyüş yapıyor, doğal beslenmeye çalışıyor, köy hayatında yeni insanlarla tanışıp dostluklar kuruyor, toprakla, hayvanla meşgul oluyorlar. Gerçi köyler de doğal dokusunu korumuş değil ama yine de ağaçlara dokunabilmek, toprak ve su ile buluşmak insanları rahatlatıyor.

Geçmiş dönemlerde, dostlarımla bir araya gelip sohbet ettiğimizde şehrin avantajlarına dair hayaller dinlerdim, fakat şu günlerde herkesin dilinde doğa ile bütünleşen sakin ve dingin bir hayat özlemi var. İnsanlar yoğun kent yaşamının kendilerinden neler alıp götürdüğünü ancak anlayabildiler ve her ne kadar dijital yaşam bütün köyleri de etki altına almış olsa da fertler ağaca dokunmak, toprağa basmak ve dağların zirvesinde yürüyüş yapmak istiyorlar.

Arkadaşlarım ve dostlarım gibi benim de hayalimde şehrin gürültüsünden uzak bir köy yaşamı var ancak bunun olası tehlikelere karşı bir önlem olduğuna inanmıyorum. Zira artık kabul etsek de etmesek de dünya küçük bir köye dönüştü ve kutuplarda vuku bulan bir olay tesirini bütün dünyada hissettiriyor. Kırsal alanda yaşayan fertlerin de ellerinde cep telefonları, evlerinde televizyonları ve bilgisayarları var. Ancak öyle de olsa toprağa değebildiğimiz dingin bir hayata hepimiz ihtiyaç duymaktayız öyle değil mi?

Google+ WhatsApp