Değişen İnsandır Gerçekler Asla!..

Değişen İnsandır Gerçekler Asla!..


Bu günlerde geçmişinden çark edip tövbeye duranların halini görünce; değişim konusunu yeniden güncelleme gereği duydum. Toplumda neler değişiyor ki insanlarda ilkeli ilkesiz değişimler birbiri peşine geliyor?!

 

Kadim doğrulara dayanmayan düşünceler ve o düşünceden çıkan yaşam biçimleri, uzun soluklu bir zamana mütehammil değildir. Zamanla değişen değer yargılarına paralel olarak onlarda değişmeye mahkûmdur.

 

Aslında toplumsal olayların teşhisini yaparken bir tek sebep üzerinden yola çıkmak doğru değildir. Bir sonucun birden çok sebebi olabilmektedir. O yılları yaşayan insanlar da bilirler ki, uzun yıllar toplumun dini duyguları bastırılmıştı. Atmış İhtilalı’nın alçak basıncından kurtulan Türk toplumunun önü açılmıştı. O yıllarda ABD halkı Müslüman olan ülkelerde komünizm yayılmacılığına karşı “yeşil kuşak projesi” namıyla bir uygulama başlatmıştı. Bu nedenle ülkede namaz kılan “Müslüman” patlaması yaşanmıştı. Altmışlı yetmişli yıllarda devlet memuru olupta namaz kılan insan sayısı nadirdi.1967deki Hizbüt tahrir olaylarından sonra İslam’a ilgi duyan gençleri yönlendirmek için “Yeniden milli mücadele” derneklerinin, MHP ve Ülkü ocaklarının, MNP ve Akıncı derneklerinin kurulmasıyla ortam yeniden hareketlenmeye başladı. Buna paralel olarak fikir alanında yapılan tercüme ve telif eserlerle genç dimağlar beslendi. Halkın nabzını tutmak için ateşli konuşmalar yapan siyasiler, cami kürsülerinden hatipler-vaizler, sivil toplum kuruluşlarının etkinlikleri ile toplum adeta ayağa kaldırıldı. Seçim kampanyaları çok hararetli geçiyor, adeta iktidar muhalefet kavgası kurtuluş savaşı veriyorlar gibiydi! Cumhuriyetin kuruluşundan beri rejime küskün olan halk, kendisine yakın bulduğu partiler vasıtası ile demokratik rejimin ateşli savunucuları haline geldiler.

 

Artık her anlayışın bir partisi vardı. Liderler halkın nabzını tutmak için ikiyüzlü bir siyaset yapıyorlardı. Ancak kitleler bunun farkında değillerdi. Türbinlere söylenen sözleri gerçek zannediyor coşuyorlardı. Bu ise rejimin sahiplerini korkuttu ve 12 Eylül 1980 darbesinin yapılmasına sebep oldu. 27 Mayıs 1960 darbesinde komünistlerin beli kırılmıştı. Seksen darbesi ile de ülkücülerin, kısmen de akıncıların beli kırılarak kitleler yeniden kontrol edilir hale getirildi. Bağırmaktan sesi kısılan vaizlerden bir kısmı yurt dışına tezgâh açarak oradaki gurbetçilerimizin nabzını tutuyorlardı. Öyle önleri açılmıştı ki, sürgünde “İslam devleti” bile kurdular! Tahta tüfekler ile yapılan gösteriler, işin ciddiyetini ortaya koyuyordu. Aslında bu işlere soyunanlar yapacakları işin gerçek mahiyetini bilmedikleri gibi, gerçekleştirecek fikri donanıma da sahip değillerdi. Öyle bir hava veriliyordu ki Türkiye’de akşamdan sabaha istenilen devlet kuruldu kurulacak!

 

O günlerde yazmış olduğu bir yazıdan dolayı tutuklanan bir vatandaşın yıllar sonraki itirafı aynen şöyle: kendisine niçin bu gün yazmıyorsunuz sorusuna şu cevabı vermişti: “Bugün asla öyle bir yazı yazmam. O günlerde İran’da bir devrim olmuştu, Türkiye’de de akşam sabah bekliyorduk onun için yazmıştım. Bedelini ağır ödedim artık böyle bir şeyi asla yapmam. Şimdi şiir, öykü, roman gibi şeylerle uğraşıyorum.” Davasına inanmış bir insanın böyle bir şey yapması mümkün olur mu? İlk esintide belinden kırılan bir ağaç fırtınalara karşı koymaya talip olabilir mi? Sloganların heyecanına kapılarak yola çıkanın hali elbette farklı olmayacaktı. Uzun menzile gidecek merminin barut hakkı menziline uygun olmaz ise hedefine gitmesi mümkün değildir. Yarı yolda dökülmeye mahkûmdur. İşte bunun gibi milyonlarca örneği vardır. Uzun menzilli koşuya çıkan sporcu yüz metre koşucusu gibi maratona başlamaz. Gideceği menzile göre yerinde ve zamanında yapacağı atakla ipi göğüslemeyi hedefler. O günlerin mücahit ve mücahideleri meydanlara çıkıp eylem yapmak, yürüyüşler tertipleyerek pankartlar açmak için pek hevesli idiler. İşin ciddiyetini ve stratejisini bilen güngörmüş insanlar bu gençlere; “yavrum sokakların şartları zordur uzun süre dayanamazsınız bu işler devrime beş kala yapılır ve istediğinizi almadan da eve dönülmez. “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” anlayışı ile sokağa çıkılır. Siz daha “ taze sıpasınız” sıpa iken sırtınıza yük vurulursa beliniz ağrır eşek olsanız bile yük taşıyacak mecaliniz olmaz” diyenlere, “siz polis misin hep onlardan yana konuşuyorsun” suçlamasında bulunuyorlardı. Gön görmüş çile çekmiş işin tabiatını bilen insan yapılan bu işin zamanının yanlış seçildiğini anlatmak için şöyle bir örnek vermişti:

 

“Sizin bu yaptığınız; çocuğu doğar doğmaz davulu zurnayı kapıya getirip düğünümüz var diye düğüne derneğe insanları davet eden adamın hali gibidir.Düğüne gelenler sorarlar damat kim? Adam beşikteki çocuğu göstererek; Allah ömür verirse inşallah yirmi yıl sonra bu oğlum olacak!.. Bu adama demezler mi ki, sen aklını peynir ekmekle mi yedin? Yirmi yıl önceden davul çaldırmanın bir anlamı olur mu?” Gerçekten bir anlamı olmadı hepsi çil yavrusu gibi kısa zamanda dağılıp gittiler. Çünkü bu gençler üç günlük hevesle sokağa çıkmışlardı. Ne yaptıklarının farkında değillerdi. İkiyüzlü siyasilerin dümen suyuna kapılmışlardı. Kısa zamanda işin rengi ortaya çıkınca ümitleri kırıldı, elleri boşa çıktı. Ümitler bir başka bahara anlayışı ile paket edildi.

 

Siyasiler tam yol ileri sloganıyla Müslüman halkı oy sandıklarına yönlendirmek için her defasında, “Müslüman sayımı yapacağız” sözünü kullanmaları da başka bir garabet idi. İşin aslını bilenler için en sağından en soluna kadar tüm partilerin; “yok aslında bir birinden farkımız, ama biz Osmanlı bankasıyız” reklam sözünde ifade edildiği gibi demokratik açıdan bir birinden farkları yoktu. Hepsinin amacı halkı rejimin şemsiyesi altında toplayıp hiç kimseyi sistem dışı bırakmamaktı. Son yıllarda bu söz daha açık edilmeye başlandı. Bir seçim sonrası hangi parti veya partiler kazanmış olursa olsun sonunda “yine demokrasi kazandı” ifadesini kullanıyorlardı. Toplumun üzerinden geçen ihtilallar, balans ayarları ve 28 Şubat süreçlerinden sonra ortaya şu manzara çıktı. Toplumun sağ kesiminden büyük bir kısmı “tecavüzcüsüne âşık olan kız” misali uzun süre ‘tukaka’ ettikleri sistemin içine evirildiler. Yetmedi işletmeye talip oldular. Hem de en iyi biz yaparız iddiası ile. Ilımlı İslam çerçevesinde sistemin istediği de zaten bu idi. İşte bu evre mücahitlerin müteahhit olduğu dönemi getirdi. Bürokrasi ile iş birliği yapan yeni iş adamları işi götürmeye, mücahitlerin tek atlıya selam vermediği, değer yargılarının ve dünyaya bakışlarının değiştiği bir dönemi yaşamaya başladılar. Bu arada marjinal kalan dostlarının yanına geldiklerinde; “biz gelecek için bir merdiveniz, bize basıp sizler daha yükselecek daha doğru işler yapacaksınız, sizler için kendimizi feda ediyoruz” sözleriyle gelecek eleştirileri nötralize etmiş oluyorlardı.

 

Toplumun genlerine yerleşmiş olan İslam devlet algısını silmek için uygun bir dönemi yakalamışlardı. Malum FETÖ nün de marifetiyle yapılan Abant toplantılarında bu ülkede yazan, konuşan ve düşünen kim varsa bu toplantılara davet edilerek ikna edilip ehlileştirilmesi için ne lazımsa yapıldı. Bu toplantıların sonuç bildirgelerinden birinde Mehmet Aydının şu ifadeleri yer alıyordu: “Müslümanlar iki kere demokrasi demeli. Çünkü demokrasi eşittir İslam.”  Artık İslam demokrasi olmuştu. Bu ülkenin yüzde doksanı Müslüman diye tanımlanmasına rağmen bu anlayışa karşı bir aksülamel gösterilmedi. Artık zincirin halkaları tamamlanmış İslam diğerleri için tehlike olmaktan çıkarılmış kendisine iktidar istemi elinden alınmış, Müslümanlar batı demokrasisinin uysal hizmetçileri yapılmıştı. Şu gün bile demokrasinin garantisi bizleriz diyenler, geçmişin hızlı mücahitleri iken böylesine bir başkalaşım geçirmiş olmaları hiç garip gelmedi!

 

Bu kadar değişen “dünyada” değişmeyen değiştirilmeyen kim kaldı denilse de; Kendini sisteme entegre etmeyip ayak direyen daha nice insanımızın varlığı bizlere ümit vermektedir. Sistemin ekmeğini yiyenler onları görmezden gelse de görmesi gerekenin gördüğüne inanıyoruz. Bizim burada görmemiz gereken gerçek şudur: Bu “ılımlı İslam” yaftasıyla İslam’ın ismi kullanılarak Müslümanları ehlileştirip sistem içine çekmeyi başardılar.  Sistemin çarkları arasında öğüterek kitleleri baştan sona kontrol edip istedikleri yere kanalize ettiler. Bu toplumun genlerinde var olan İslamı, demokratik sahaya çekerek dünyevi menfaatler ile ifsat edip kirlettiler. İslam’ın değer yargısı olan Allah rızasını ve ahiret hesabını devreden çıkartarak sekiler bir anlayışı zihinlere enjekte ettiler. Sonra herkesin bedelini ödeyip sahip oldular. Bu proje batının İslamı düşman ilan etmesinin ardından kızağa konuldu. Bunu şu cümlelerle açıkladılar: “Batılı değerleri asla ötekilere dayatmayacaksınız. Bulunduğunuz her yerde bizim değerlerimizden; Demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden bahsedeceksiniz. Gençlere pop müziğini, siyasilere de refah unsuru olarak devleti vereceksiniz. İşte o zaman en uzaktakini bile içerirsiniz.” Bu oyunun figüranları siyasi muhaliflerini ekarte etmek için uğraşırken kime ve neye hizmet ettiklerinin farkında bile olmadılar. Zaten bu insanlar/ “mücahit ağabeyler” ikbal beklentilerini ideolojik kaygıları ile telif ediyorlardı. Her seçim sonunda vatan kurtaran aslan edasıyla kıvanmak onlara yetiyordu. Bu anlayışın sonunda işlerin nereye evirileceği onların gündeminde bile yoktu. Oyunu kuranlar ise bu trenin hangi istasyona gideceğini biliyorlardı. Şu an sistemin sadık bekçileri olmalarının altında yatan gerçek budur.

 

Artık bizim insanımızın gözünü açması, başta dinini ana kaynağından öğrenerek arı duru bir anlayışa ulaşması; sonra yaşadığı dünyayı ve küresel güç odaklarının kurmuş oldukları oyunları ve hedeflerini iyi bilmesi gerekmektedir. Küfre entegre olmadan kendi ayakları üzerinde durmayı, kendi değer yargılarıyla hareket etmeyi, Allah’a dayanıp güvenerek asrın gerektirdiği her türlü donanımı elde etmek için gece gündüz çalışmak göze alınmalıdır. Allah’ın, kendisine şirksiz inananların ve bu inanca uygun çalışanların yardımcısı olacağından emin olunmalıdır. Derdi İslam, hedefi Allah rızası, işi Allah yolunda bütün gücüyle ceht ve gayret etmek olmayanın ne dünyasında hayır vardır ne de ahiretinde.

 

Hayata bu noktadan bakan bir avuçta olsa gerçekten Allah’a Allah’ın istediği gibi iman eden insanlar, hiçbir zaman tereddüde düşmezler, geriye adım atmazlar, ümitsizliğe kapılmazlar, İslama olan bağlılıklarından asla taviz vermezler, yalnızlıkları onların imanını bir kat daha pekiştirir. Kalabalıklara heveslenmezler. Zira bilirler ki, “halkın rağbetinin olduğu yerde hakkın rahmeti olmaz.” “İnsanların çoğunun Allah’a şirk koşarak inandığını” (Yusuf 12/106.) ayetlerinden bilirler. Bu nedenle yerlerini koruyarak İslam’ın üstünlüğünü her hal ve karda anlatmayı görev bilirler.  Bir düşüncenin doğruluğu kabul edeninin çokluğu ile ölçülmeyip, hakka uygunluğu ile mümkün olacağından bir tereddütleri olmaz. İşleri hakka çağırmak olduğunun bilinciyle görevlerini yapmaya devam ederler. Bize düşen bu insanları görebilmek, yardımcı olabilmek ve yükün altına onlarla birlikte omzumuzu verebilmektir. İnsanlık tarihine yön veren Allah elçilerinin işe yalnız başladıklarını biliyoruz. Onların hep haktan yana olduklarını da. Onlar ne çoğunluk olmuşlardır ne de çoğunluktan yana. Ama hep insanlığa kurtuluş için umut ışığı olmuşlardır. Onların yaktığı bu meş’ale kıyamete kadar insanların yolunu aydınlatmaya devem edecektir. Bu ışığı gören, bu sese kulak verip işiten, hakka karşı kör ve sağırlar gibi davranmayan duyarlı kullara selam olsun diyor, hepimizi Allah’a emanet ediyoruz!..

Google+ WhatsApp