Dalında çürüyen hayat

Dalında çürüyen hayat


“Ne yapacaksın?” diye sordu genç olan. “Bu sorunun hiçbir zamanda mantıklı bir karşılığı yok!” dedi daha az genç olan, “Ne geçmişte, ne şimdide, ne gelecekte...”

 

Bugüne, yarını kurtarmak için uyanıyorum. Bir sonraki adımın teminatı olsun diye bütün adımlarım. Bu yıl gelecek yılların tarlası, beklentilerimi o tarlaya ekip dikiyorum. Söylediğim her söz, daha sonra söyleyeceğim çok daha önemli bir başka sözün girizgâhı niyetine... Çocuklarıma koyduğum bütün kurallar, geleceklerini kurtarmak için... Durmadan kitap alıyorum, belki bir gün okurum diye. Kurduğum bütün hayaller, ‘şimdi’ye çağıramadığım güzel şeyler hakkında... Hep bir yere varmaya çalışıyorum, bulunduğum yerin uzağındaki bir hedefe. Hiç durmadan ucu açık sözler veriyorum, kendime ve başkalarına. Okuduğum yüzlerce sayfayı, romanın bir yere varacağını umarak okuyorum. Bir yere varacağım ve orası bir şeyi tamamlayacak diye bekliyorum. Bitiş noktası gibi görünen her yer, ben vardığımda bir başka şeyin başlangıcına dönüşüyor. Günün battığı yer, başka birileri için güneşin doğduğu yer... Bütün ayrılık acıları, bitirdiğimizi sandığımız şeylerin sonrasında başlıyor. Ölüm son diyor bazıları, oysa ölümlüler için sonsuzluk tam da orada başlıyor.

 

“Gelecekle ilgili bildiklerimiz salt soyut ve mantıksal öğelerden -tahminler, çıkarımlar ve sonuçlardan- oluştukları için yenilemez, koklanamaz, görülemez, duyulamaz; yani başka bir anlamda onlardan zevk alınamaz. Onun peşine düşmek sürekli geri giden bir hayaleti kovalamaya benzer ve siz ne kadar hızlı koşarsanız, o da o kadar hızlı kaçar. Uygarlığın bütün işlerinin bir telaş içinde olmasının ve insanların sahip oldukları şeylerden zevk almayıp sonsuza dek daha fazlasını aramasının sebebi budur. O zaman mutluluk somut ve önemli gerçeklerden değil de, vaatler, umutlar ve teminatlar gibi soyut ve yüzeysel şeylerden oluşacaktır” diyor Alan Watts, ‘Güvencesizlikte Bilgelik’ kitabında.

 

Çocuklar gelecek hakkında kaygılı değildir pek, o anı yaşar, o anın tadını çıkarmaya can atarlar. Onların yerine, büyükleri kaygılanır onların geleceği hakkında. Öyle ki, büyüklerin kaygılarıyla zehirlenir bütün çocukluk hülyasından uyanmaya başlayan çocukların ilk gençlikleri. Kendileri için kaygılanmaya başlarlar yavaş yavaş ve bu tedirginlik bütün gençliklerini bir kara bulut gibi kaplar. Sonra hayat gailesi başlar, geçim yükü omuzlara biner ve evet gelecek kaygısı karartır bütün düşünceleri. Bu ağır sorulara doğru dürüst bir cevap bulunamadan biter orta yaşlar ve yavaştan başlar yüzlerde kırışıklar, saçlarda aklar, dizlerde sızılar... Yaş ilerledikçe güya zaman hızlanır ve nihayet kaçılmaz ve kaçınılmaz son endişesi bir kâbus gibi çöker insanın üstüne. Ölüm kapıdadır artık ve sulusepken yaşanmış bir çocukluktur sadece elde kalan. Ne ilk gençlik yıllarından, ne delikanlılık zamanlarından, ne orta yaşlardan ne de yaşlılıktan geriye kalan sadra şifa bir şey yoktur. Onlar, ne olduğu hiçbir zaman tam olarak anlaşılamayacak olan naylondan bir ‘gelecek’ karşılığında, toplanıp bir eskiciye verilmiştir çoktan.

 

Carl Gustav Jung’un ‘Kırmızı Kitap’ından aslında neyine değişmesi gerektiğine dair satırlar: “Birbirini izleyen anlamlar şeylerde değil, sendedir. Sen ki hayatın parçası olduğun sürece bir çok değişimin öznesisin. Şeyler de değişir ama sen değişmezsen bunu göremezsin. Değişirsen dünyanın yüzü değişir.”

Google+ WhatsApp