Daha basit nasıl anlatılır ki?..

Daha basit nasıl anlatılır ki?..


“72 saat içinde gerçekleşen Türkiye-ABD görüşmeleri, iki ülke arasındaki kırıkları alçıya alıyor. Bu iyileştirme adımıdır ama adım atamazsınız! Mekanizma odur. Mekanizma’nın nasıl yağlanacağına ilişkin artık bir fikrimiz var ama çalışıp-çalışmayacağına ilişkin güvensizliğimiz duruyor”…

 

Şubat 2018’de, ‘Mekanizma’ başlıklı yazının ‘açılışını’ bu cümlelerle okumuşsunuz…

 

Pazar günü Roma’da gerçekleşen Erdoğan-Biden görüşmesini de cari şartlar altında değerlendirmek doğru olur. Washington’a yönelik aşırı iyimserlik gerçekçi olmaz. ‘Yeni F-16’lar gibi taze konuların, ilişkilerin rehabilitasyonu için manivela olarak kullanılması da anlaşmazlıkların ağırlığı düşünüldüğünde yine kırılgandır…

 

Kimi yorumlarda, tarafların YPG/PKK ve S-400’leri sanki karşılıklı ‘muhasipleşme’ başlıkları ya da koz kalemleri olarak seçtiği yönünde bir izlenim var…

 

Biden yönetiminin bu çapta esnekliği gösterebilecek politik gücü yok. Mevcut kapasitesini ancak kendi dengelerini korumaya harcıyor. Zaten YPG/PKK’dan vazgeçme arzusu taşıyan Washington mahfili de görülmüyor…

 

BU MESELE KAPANMAMIŞ MIYDI: ‘TÜRKİYE, RUSYA’YA YANAŞIYOR’!..

 

Türkiye-Batı/ABD ilişkileri, seçim dönemlerine yürüyen zamanlarda ‘göz alan’ parlamalara neden olabiliyor. Zaten istenen ‘geçici körlük’ yaşamanız…

 

Bunlardan biri de, G-20 sırasında, Erdoğan-Biden görüşürken, Ankara ve Moskova ilişkilerine yönelik okumaların, gayet flu, kamuoyuna yeniden takdim edilmesi gibi görünüyor. Bir-iki yıl evvel ‘eksen kayması’ tartışmalarında bu dosyayı kapattık sanıyorduk. Türkiye ‘yerinde’ duruyordu ve tek fark, tüm yönlere karşı yerin sınırlarını kalınlaştırıyordu…

 

Hürriyet’te Sedat Ergin 10 büyükelçi meselesinin bilançosunu çıkarırken şöyle bir satırı metne yediriyor; “… Batı ülkeleri, hem Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşarak Rusya’ya daha fazla yaklaşmasına meydan vermeyip, hem de Türkiye’de sorunlu gördükleri insan hakları gibi alanlarda etkili olabilecekleri bir politikayı aynı anda nasıl izleyebilirler?” (30/10)

 

HaberTürk’ün internet sitesinde Nagehan Alçı konuya iyice ‘farklı’ bir format atıyor; “Son yazımda siyasal açıdan Batı modelinden adım adım koptuğumuzu ve Rus politik rejimi çizgisine yanaştığımızı söyledim. Aynen bizim gibi ‘Başkanlık sistemi’ni benimseyen Rusya’nın özellikle 2000 senesinde yaptığı Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesine benzer atmosferdeyiz gibi geliyor bana. Rusya’nın 26 Mart 2000 seçimlerinin altını çiziyorum”… (28/10)

 

Çıkarabildiğimiz kadarıyla, ‘Batı rejimine sahip bir ülkenin Rusya ile yakınlaşmasının sonucu ‘Putin rejimi’ olur’a bağlıyor konuyu. ‘Daha detaylandırdığı’ zaman anlayacağız ama 2000 Rusya seçimleri örneğini bilhassa bekleyeceğiz!..

 

Öte yandan Ergin ve Alçı’nın fikirlerini ‘doğal’ bulmakta zorlanıyorum. Beslenilen kaynakları da verseler pek seviniriz…

 

GERÇEK DÜNYA…

 

Türkiye’nin Batı’dan kopup Rusya’ya demirlediği veya ‘iç politikada da o yönde gideceğine’ yönelik kestirmeler, ‘ulusal güvenlik kıymetlendirmeleri’ ile ne denli buluşuyor.. Mesele odur…

 

Örneğin, adı geçen Batı mahreçli zirveler ve yukarıdaki alıntıların yaşandığı süreçte, Ankara ile Moskova, Ukrayna ve SİHA’lar yüzünden Lavrov-Çavuşoğlu görüşmesinde kriz yaşamadı mı? Ya da şu an hangi ülkenin savaş gemileri Sarayburnu’nda demirli duruyor?

 

Yani mesele ‘Batı karşıtlığı’ mı? Yoksa yeni küresel düzene geçiş sürecinde Türkiye’nin kritik eşiklere baş uzatarak sığasını geliştirme politikaları mı?

 

Bu yüzden ‘gerçek dünyayı’ sadece anlamayanlara değil, anlamak istemeyenlere de ‘iyice basit’ çizmek gerekiyor…

 

ABD için Çin öncelikli rakip. Rusya bu mânâda ABD politikalarında yer buluyor. Batı’nın diğer yarısı Avrupa’yı da Rusya ilişkilerinde aynı noktaya sürüklemek istiyor. Oysa Avrupa, Çin ve Rusya ile çatışmak istemiyor. Transatlantik ittifaktaki dalgalanmanın, Dedeağaç’ın, Avrupa ordusu gibi önerilerin, İngiltere-Fransa-Almanya gelgitlerinin bir boyutu bu…

 

Azerbaycan-Ermenistan savaşının ortaya çıkardığı yeni Kafkasya-Orta Asya ile ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi, Batı açısından birincil ‘risk’ sayılan Çin’i Türkiye’nin kapısına getirdi. Afganistan-Pakistan-İran, nihayet Suriye’deki Çin odur. Avrupa’da ‘Hint-Pasifik Stratejisi’nden duyulan rahatsızlığı artırıyor…

 

Amerika’nın Pasifik’teki kalın adımlarından biri, ‘QUAD’dı. Yani, ABD, Avustralya, Japonya, Hindistan. Buna, Yeni Zelanda, Güney Kore, Vietnam’ın eklenmesi bekleniyor.

 

Ancak bu ‘kuşatma’ hattı. Bir de geri hat var. Lojistik ve Çin’e yardımcı olacaklara baskı hattı. ‘QUAD-II’ diyelim; ABD, İsrail, BAE ve yine Hindistan! Dört gün kaybolan İsrail Savunma Bakanı’nın nereye gittiğine, Sudan darbesine, ikinci dörtlünün İran politikalarına bakın anlarsınız…

 

Bunlara da ilaveler var; Akdeniz-Balkanlar-Karadeniz’de aramızın limoni olduğu ülkeler düşünüldüğünde harita anlaşılır…

 

Keza, Arap dünyasındaki etkilerine, oluşturulmak istenen yeni ve milliyetçi akıma bakın, stratejik legonun iç-içe geçişini görürsünüz…

 

Her iki dörtlü de ‘deniz’dir!.. ABD, Pekin’le ‘denizde oynamak’ istiyor. Rusya sınırlarını zorlayan bölüm ‘karadır’. Oyuna dahildir ama oyunu burada kurmuyor…

 

Dünyanın gerçekleri bunlar.

 

Türkiye bu haritalara nasıl cevap veriyor? Sağa-sola kayarak mı?Altılı? Dokuzlu? Afrika? Bunlar ne söylüyor? ABD, AB ile ilişkiler ne? Suriye ne? ABD stratejik müttefik mi görüyor bizi NATO müttefiki mi? Seçimler ne?..

 

Basitlemeler içeride işe yarayabilir. Dışarıda yaparsanız, fena döverler adamı…

Google+ WhatsApp