Çıt!

Çıt!


“Anlamaya çalışmak o kadar yoruyor, o kadar çok vaktimi alıyor ki” diye mırıldandı kendi kendine, “tam sonuç alacağım sıra oracığa yıkılıp kalacağım diye korkuyorum!”

Eski fotoğraflarınıza bakın; çocukluğunuza, gençliğinize, hayatınızın geçip giden zamanlarına dair görünümlerinizi bir daha gözden geçirin. O günler için birer muamma olan bir çok sorunun, hayatınıza dair henüz çözülmemiş nice düğümün gözlerinizden okunduğunu göreceksiniz. Bugün başka bir yerdesiniz ve o günler çok gerilerde kaldı. O zaman gözlerinizden okunan meraklı bekleyişlerin çoktan sırları çözüldü, cevap bekleyen soruların büyük bir kısmı cevaplarını buldu. Heyecanla çözülmesini beklediğiniz bütün o düğümlerin bir çoğu muhtemelen birer hayal kırıklığına dönüşerek hafızanızın tozlu raflarında yerini aldı. Zaman zaman sebepsiz sandığınız can sıkıntılarının gizli tetikleyicileri olarak yerlerinden kıpırdıyorlar ancak. Heyecanlı beklentiler ve hayal kırıklıkları arasındaki bir ara bölgede yaşıyoruz hep sanki. Her zaman için, hayatımızın her bir dönemi için bu böyle... Yerimiz sabit hep, gelip geçiyor bir şeyler... Acı tatlı izlerini üstümüzde bırakarak...

“İçinde hiç kimse yoktu onun; yüzünün (o günlerin kötü portrelerinde bile başka hiç kimseye benzemeyen yüzünün) ve bol bol sarfettiği akla hayale sığmaz, fırtınalı sözcüklerin ardında yalnızca bir parça soğukluk ve başka hiç kimsenin görmediği bir düş vardı” diyor ‘Yolları Çatallanan Bahçe’de, Jorge Luis Borges.

Yola çıktığımız yeri yolun başı, varmayı umduğumuz yeri de yolun sonu gibi algılıyoruz zihnimizde. Oysa bizim yola çıktığımız yer bir başkası için bir varış noktası, varmak için yöneldiğimiz yer birileri için bir çıkış noktası olabilir. Coğrafyayı, haritaları, ölçüm kaidelerini elbette yok sayamayız ama yolculuğun hikayesi onlardan okunamaz. Yol insanın geçen bir şeydir; bir yerden başlar bir yere varır. Bazen bir yerden başlamaz ve hiçbir yere de varmaz.

David Foster Wallace’ın ‘Bu Su’ isimli kitabından muhtemelen daha önce bir yerlerde karşılaşmış olabileceğiniz tatlı ve derin ve düşündürücü bir mini hikaye: “İki genç balık birlikte yüzüyorlarmış. Yanlarından geçen yaşlı balık başıyla onlara selam verip, “Günaydın çocuklar. Su nasıl?” diye sormuş. Biraz daha yüzdükten sonra genç balıklardan biri diğerine dönmüş ve sormadan duramamış: “Su da neyin nesi?”

Siz hiç şehrinizin üstünde sabit kalan, oraya demir atan bir bulut gördünüz mü? Siz hiç değişmeyen, hep aynı kalan bir şehir gördünüz mü? Siz hep gülümseyen, size hep aynı bakan bir çocuk gördünüz mü? Siz ne zaman okusanız hep aynı şeyi söyleyen bir kitap gördünüz mü? Siz düşünceleri zihninde bir yere takılı kalmış bir adam gördünüz mü?

“Bazen gece vakti aklıma bir şey geliyor” dedi yanındakine, “bakıyor aklım yerinde değil!”

Bir gün ele avuca sığan bir adamla suya sabuna dokunan bir fikir bir araya gelmiş, bir saat öylece sessizce oturmuşlar, ağızlarını bıçak açmamış!

Bir de şunu düşünün; solfej kağıdının sağ ucunda bir tane bile sağ anahtarı bulunmadığını gören bir sol anahtarı ne hisseder?

Çıtçıt fabrikasının duvarında kocaman bir levha, levhada kırmızı kalın harflerle acayip bir uyarı: Kimse çıt çıkarmasın!

Google+ WhatsApp