Çılgınca akanlar, hiç akmayanlar

Çılgınca akanlar, hiç akmayanlar


Hayatımızın temel kaidesini, istikametini belirleyen, kimliğimizi, insanlığımızın rengini, tadını, karakterini oluşturan temel sabiteler var, bunlar olmadan kim olduğumuzu bilemeyiz. Oradan oraya sürüklenmemek için, kim olduğumuza dair bir fikrimiz olmalı. Ancak bu sabiteler iç dünyamızı statik hale getirmemeli, hayatın tabiatına göre akan her şeyle birlikte akmaya açık tutmalıyız kendimizi. Kurgusal, güdümlü, maksatlı değişim/dönüşüm senaryolarında oynamaya gönüllü olmaktan söz etmiyorum. Hayatın tabii akışına uymaktan, hayatla birlikte yine hayatın öz ritmi içinde akmaktan söz ediyorum. Bir değişim seline kapılarak değerlerini yitirmek insanı kimliksiz, dolayısıyla başıboş ve her türlü etkiye açık hale getiriyor. Bunun aksi, yani belli bir noktada donan, statikleşen bir zihin de bizi hayattan koparıyor ve olduğumuz yerde tortulaşmaya, kendimizi gerçeklerden kopuk biçimde tekrar etmeye ve nihayet yavaş yavaş çürümeye başlıyoruz.

 

Zihinsel olarak bir akış içinde olmamız bizi diri tutacaktır. Hayat, her şey bir tek anın içinde olup bitiyor olsa da bize verdiği his bakımından akan bir şey... İnsanın da hayatın ritminden kopmaması ve hayatın içinde kalması için o akışla uyumlu olması gerekiyor. Bu akışın bir bilinçsiz bir kapılmaya, bir sürüklenmeye dönüşmemesi şartıyla elbette... Her an yeni şeyler getiriyor bize, temel hayat bilgisini kaybetmeden her insan da yeni bir insan olmaya, kendini yenilemeye, daha doğru bir deyişle kendini tazelemeye açık olmalı. Kimliğini, hissiyatını, inançlarını, zamanın her an tazelenen imtihanıyla sınayabilecek cesareti gösterebilmeli. Aksi halde, bu imtihan kaybediliyor, kişilik ve zihniyet statikleşiyor, insan bir noktada takılıp kalıyor.

 

Allah hepimizi muhafaza etsin; böyle zamanın bir yerinde takılıp kalmış pek çok iç acıtan insanlık manzaralarıyla karşılaşıyoruz her gün. Kendini tazeleyemediği için belli bir noktada öylece tortulanıp kalmış, hayata söyleyeceği bir şey kalmadığı halde bunu kabullenemeyen ve her geçen gün kendini daha yüksek sesle tekrar eden birtakım kişilikler... Kimin neye inanacağı, kendini nasıl ifade edeceği yine kendi bileceği iş... Ancak bu durum yaygınlık kazandığında toplumsal hayatta ciddi sıkıntılara yol açabiliyor. Kendi kapalı devre gerçeklikleri içinde yaşamakta ısrar, hatta inat eden farklı nesiller, birbirine yabancı kalmakta ısrarlı sosyal gruplar toplumun bir ortak dile sahip olmasını engelliyor ve iletişim imkanı ciddi oranda ortadan kalkıyor. Bugün bir evin içinde yaşadığı halde, neredeyse birbirinin dünyasıyla hiçbir temas noktası bulamayan bireylere dönüştük hepimiz belli ölçüde. Sadece ebeveynlerle çocukları arasında değil, ebeveynlerin kendi aralarında ve farklı yaşlardaki çocukların kendi aralarında bir zihinsel ortak zemin kalmamış gibi görünüyor neredeyse. O kadar ki, bir çatışma bile çıkmıyor neredeyse ailelerde. Çocuklar sessizce kendi dijital dünyalarının içine saklanıyor ve ebeveynlerinin dünyasına dair hiçbir şeyi dünyalarına kabul etmeden, kendilerine nefes aldırmayan sınav maratonunun sona ermesini ve bağımsızlıklarını ilan edebilecekleri zamanın gelmesini bekliyor. Ebeveynlerse bütün bunlar olmuyormuş gibi davranmayı seçiyor ve kendilerini gerçeklerle yüzleşmekten koruyacak modern oyunların ve oyuncakların peşinde koşuyor daha ziyade. Evler, beraber yaşanan bir yer olmaktan uzaklaşarak ortak bir konaklama mekanı haline geldi sanki. Birbirine dokunmadan yaşamanın, ayrı gerçeklik balonları içinde hayat sürmenin nice imkanı, nice mecraı emrimize amade ne de olsa!

 

Çılgınca akanlar ile akmayı reddedenler, birbirlerine nerede rastlayabilir, hayatın hangi meselesinde buluşup halleşebilir? Yabancılaşma, kopukluk, öncesizlik ya da sonrasızlık sandığımızdan çok daha yakın birer tehlike artık bizim için! Peki bunca hengamenin içinde yüzleşecek vakti bulabilecek miyiz bu gerçekle?

Google+ WhatsApp