Can hatırı

Can hatırı


“Niye sokağa çıkmayı bu kadar çok istiyoruz?” diye sordu ahizenin ucundaki ses. “Çünkü orada kendimizle karşılaşma ihtimali yok!” dedi cevaben diğer ucundaki.

Hayatın içinde herkes kadar var görünen benim. Ateşli tartışmalarda hiç kimseden geride kalmayan benim. Söylediklerinde tereddüde düşmeyen, yanılgılardan kendine pay biçmeyen benim. Sürekli kaçmakta olan şeyleri kovalayan benim. Sürekli geç kalmışlık hissiyle yaşayan ama neye geç kaldığını bilmeyen benim. Her an bir şeyleri özleyip duran ama neyi özlediğini bulamayan, bilemeyen, anlayamayan benim. Kendini ikide bir başkalarının kelimeleriyle konuşurken yakalayan benim. Fotoğraflarda boşluğa doğru gülümseyen o anlamsız yüz benim. Kim bilir neredeyim ben, kim bilir kimim?

“İnsan, kendisiyle karşılaşmadıkça, kendisine yönelmedikçe, kendini pek iyi hissetmez; ruhsal sıkıntılarla yüz yüze gelmedikçe, kendi yüzeyinde kalır; kendisiyle çarpıştığı anda, darbeden hemen sonra, huzur verici yararlı bir izlenim edinir” diyor ‘İnsan Ruhuna Yöneliş’ kitabında Carl Gustav Jung.

Başkalarında yaşamak insanın kendinde olmamak için bulduğu modern bir çare... Hep başkalarına bakmak, onların hayatına ilişik olmak, onların konuştuklarında oyalanmak, onların gündemiyle yaşamak, onlarda bir karşılık bulmaya çalışmak... Kendimize, kendimizden uzakta bir hayat kurabilmek için ne çok şey yapıyor, ne çok çabalıyoruz. Kargaşanın içinde yara almamak, sağlam kalabilmek için yapıyoruz bütün bunları belki de. Öyle olmuyor ama; daha kırılgan yapıyor böyle şeyler bizi. Yarayı nereden aldığımızı bilemediğimiz için durduramıyoruz bu derin, kangrene dönüşmesi muhtemel kanamayı.

Jiddu Krishnamurti’den ‘Farkındalığın Işığı’nın nerede söndüğüne dair birkaç satır: “Çoğumuz ikinci el insanlar haline geldik. Okuyoruz, üniversiteye gidiyoruz, büyük oranda bilgi biriktiriyoruz. Bu bilgiler başka insanların düşündüklerinden ve söylediklerinden oluşuyor. Topladığımız bilgileri başkalarının söyledikleriyle kıyaslıyoruz. Orijinal hiçbir şey yok. Yalnızca tekrar ediyoruz, tekrar ediyoruz, tekrar ediyoruz. Ve biri bize, düşünce nedir, düşünmek nedir diye sorduğunda yanıt veremiyoruz.”

Sanıyoruz ki söylenmiş sözleri biriktirerek hayatımızdaki anlamı çoğaltabiliriz. Ne kadar çok söz bilirsek, hatırlarsak, belki o kadar çok anlamımız olur. Bütün o sözleri hayatımızın bir yerlerine iliştirirsek, her ihtiyacımız olduğunda onlara sığınır, hiç dara, boşluğa düşmez, insanlığımızın zayıflayan yerlerini o sözlerle tahkim ederiz. Sanıyoruz ki, kopan bir düğmeyi yerine dikmek gibidir eksilen bir anlamı yerine koymak. Sanıyoruz ki, başka bir hayatın kazancı, bizim yoksul kalan yerlerimizi de örter. Başkasının ellerini ısıttığı ateş bizi de ısıtır. Olmuyor öyle, kopyalayıp yapıştırılan hiçbir anlam, başka bir hayatta yerini tam ısıtmıyor. Anlamını çok uzun zamanlar boyunca yaşatan her sözün ardında aynı ayarda bir dert var. Aynı derdi taşımayanın, aynı bedeli ödemeyenin aynı sözden aynı anlamı edinmesi mümkün değil. Kendi anlamımızı aramamız gerekiyor bizim; yani hayatımızı gerçekten yaşamamız. Başkalarının sözlerinin bizim hayatımızda bir karşılık bulması da ancak böyle mümkün. Söylenmemiş pek bir şey kalmadı dünyada; ama yaşanmamış daha çok şey var.

“Hatırını sorana bir cevabım olsun diyorsan” dedi meczup, “önce kendi canının hatırını sor!”

Google+ WhatsApp