Cami Merkezli Hayat

Cami Merkezli Hayat


Geçen haftaki yazımızda, (sadece) taşlardan oluşan değil,adamlardan oluşan bir bina yapma bilinci ile İstanbul Kartal Selman Farisi Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin bitişiğinde inşaatına başlanan Veysel Karanî Gaziler Camii’ni “Hak’la halk arasında kurulmuş bir köprü” kılmak suretiyle toplumun kalbi haline getirmek amacımızı beyan etme sadedinde merhum üstat Sezai Karakoç’un cami üzerine yazdığı çok önemli makalelerinden bazı cümleler aktarmıştık. Üstadın 1968’de kaleme aldığı ve “Sütun” ismi altında derlenen pek kıymetli eserindeki “Cami ve Hayat” başlıklı makalesi ise mutlaka okunmalı ve okutulmalı. “Hayatın çok kıyısında kalan” camiyi yeniden “hayatın merkezi” haline getirme temennisiyle, buyurun:

 

“Dünya durdukça Müslüman toplumlarına örnek olacak olan Mutluluk Asrı dediğimiz Peygamber zamanında, Cami, hayatın merkeziydi. Bugün ise camiler hayatın çok kıyısında kalmışlardır.

 

İslâm’da caminin anlamı, öbür dinlerdeki tapınak anlamına ve caminin fonksiyonu öbür din tapınaklarının fonksiyonuna eşit değildir. Cami, genel tapınak anlamını çok aşar.

 

Caminin yüzü yalnız öteki dünyaya dönük değildir, bu dünyaya da, hayata da dönüktür.

 

İslâm dini, kendisinde iki dünyanın barıştığı bir dindir. Bu hayatla öbür hayatın bağdaşması, kaynaşması birinci plânda tutulmuştur. İki dünyadan hiçbiri kendi sınırını çiğneyerek öbürünü ezmez. Ruhla beden gibidir bu dünyayla öbür dünya. Biri öbüründen üstün görülebilir ama hiçbiri öbürünü tam olarak ortadan kaldırmaz. Çünkü bunlardan biri tam ortadan kalktığında uzun bir vadede öbürü de söner. Öteki dünya aşkı bu dünyayı yaşamaya değer hale getirir, dünya ve hayatı İslâm ölçüleri içinde verimlendirme de, öteki dünya seviyesini ateşlendirir. Ruhun vücutla varlığını dışa vurması, vücudun da ruhun buyruğunda anlam kazanması gibi, dinin erdirici ışıkları altında iki dünyanın ve iki hayatın birbirine bağlı olarak olgunlaşması İslâm’ın insan için tayin ettiği bir varoluş şartıdır.

 

İşte cami, başta insanoğlunun var olma sebebi olan ibadet ocağı ise de, ibadet nasıl var oluş akışının merkezî çizgisi, mihveriyse, o da İslâm toplumunun yaşayışında bütün hayat faaliyetlerinin açıldığı bir kaynaktır, temel kurumdur, hayatın, çevresinde daire daire toplanacağı öz yuvadır.

 

Hayatın her şubesine ilk ışık camiden tutulmalıdır. Toplum ilerleyişlerinin ilk çıkış noktası camidir İslâm ülküsünde. En saf ibadet heyecanının, düşünce canlanışının, kültür hamlelerinin, edebiyat doğurganlığının, toplum dayanışmasının verim üstüne verim katmerlendirdiği bir şuur evidir cami. Üniversitelerle camilerin kapıları, dayanılmaz bir çağrıyla birbirlerine davet edecek şekilde açık, birbirlerine bakar durumdadır İslâm ülküsünde.

 

Cuma hutbesi, bir haftalık toplum hayatını İslâm açısından gözden geçiren geriye doğru bir kritik, ileriye doğru da bir hamle plânı getiren, hikmet ve aksiyon iç içe, bir yol aydınlığıdır. Geçmiş zamanı arıtma, gelecek zamanı ışıtmadır. Cuma namazından sonra insanların yeryüzüne dağılarak işlerine koyulmalarını buyuran ilâhî kelâm, camiyle hayatın birbirine nasıl kopmaz bir şekilde bağlı olduğunu, ancak vahye has bir icaz üslûbuyla, ne güzel belirtmektedir (Bak: Cuma Suresi, 10. Ayet).

 

Günün her vakit dönümüne bir namaz koyan İslâm, dinle hayatın ayrılmazlığında insanın mutluluğunun bulunduğuna işaret etmiştir.

 

Camilerimiz, toplumun en kutlu ve en canlı kurumları olduğu zamanlar, dünyanın en üstün toplumu idik. Camiyi hayattan sürmeye başladık başlayalı, adeta ilâhî bir ceza olarak biz de hayattan sürülmeye başladık.

 

Yalnız hayattan bezenler intihar etmez; hayata fazla tapanların da sonu büyük bir ihtimalle intihardır. Başarı, hayata tapmakta değil, hayatın hakkını vermektedir.

 

Camilerinde hayatın taştığı Müslüman toplumlar gerçek anlamıyla en canlı hayatla taşacaklardır. Çünkü: camiden taşarak topluma gelen hayat, ölmezlikle kuvvetlenmiş, ebedîlikten bir canlılık kazanmış bir hayat olacaktır.

 

Camilerimiz vücutlarıyla yavaş yavaş canlandırılmaktadır. Her caminin bir de ruhu vardır. Yalnız camilerin bedenlerini, vücutlarını onarmak ve canlandırmak yetmez, ruhlarını da diriltmek, dimdik ayağa kaldırmak gerekir.” (Sezai Karakoç, Sütun II, 1975, İstanbul, s. 500-502.)

Google+ WhatsApp