Büyülü bir kavram üzerine

Büyülü bir kavram üzerine


Meşhûr dilbilimci ve filozofu Wittgeinstein dilin “evimiz” olduğuna işâret ediyor, bir dil dünyâda yaşadığımızı iddia ediyordu. Doğrusu, bu düşünce bana da çok tutarlı ve ikna edici gelmiştir. Mesele, bu evin statik ve dinamik hesapları arasındaki uyumsuzluk olsa icâp eder. Bu uyumsuzluğun bir çağrışımı da târih olsa gerekir.

 

Ben bir dil bilimci değilim. Ama bana öyle geliyor ki, dil üzerinden, zihnimizde evvelâ yaşadığımız somut hayâtın karşılıklarını inşâ ediyoruz. Bilhassa dış gerçeklik zihnimize dil ve kelimeler üzerinden kazınıyor. Ama bununla da kalmıyor, karşılık bulmalar, sınıflandırmalar, bir müddet sonra yerini temsillere bırakıyor. Nasıl bir hayât yaşamamız gerektiğini, yine dil vâsıtasıyla zihnimizde kuruyoruz. Bir merhaleden sonra, dil dünyâmız üzerinden kurduğumuz bir gerçeklik ile bizzat gerçek arasındaki geçişler karışıyor. Zihnimizde kurduğumuz dünyâ ile gerçek dünyâ arasındaki farklar buharlaşıyor. O kadar ki, bir noktada, zihnimizdeki dünyâyı, gerçek, somut dünyâdan daha gerçek zannetmeye, takıntılı bir şekilde dilin mahsulü olan kelimelere büyülü manâlar yüklemeye başlıyoruz. Tabiî ki günün sonunda zihnimizde kurduğumuz dünyâ, gerçek dünyâya çarpıyor ve neticeler derin hayâl kırıklıkları doğuruyor. Belki de eleştirel düşünmek dediğimiz iş, kelimelerden, kavramlardan, fikirlerden şüphe etmekle başlıyor. Yapılması gereken , her defâsında zihnimizde kurduğumuz dünyânın târihsel bağlamlarının , karşılıklarının izini sürmek; takıntılarımızı gözden geçirmek..

 

Meselâ küreselleşme diye bir kavram hanidir havalarda uçuşuyor. Bu büyülü kavram, hudutların aşıldığı, sermâye, mal ve hizmetlerin akışı üzerindeki engellerin ortadan kalktığı, bunun da müthiş bir özgürleşme getireceğine dâir bir yaygın beklenti ortaya çıkardı. 1990’lardan başlayarak günümüze kadar bu kavramın büyüsüyle düşünmeye şartlandırıldık. Olur olmadık yerlerde, “küreselleşmenin yaşandığı günümüzde” diye başlayan nutuklara mâruz kaldık. Ne zaman ki, tekmil dramatik neticeleriyle kitlesel göç meselesi ile karşılaştık; anladık ki küreselleşme denilen hâdise insanı ihtiva etmiyormuş. Mallar, hizmetler, paralar, engellenmeden bir yerden bir yere kolaylıkla gidebilirken, insanlar baskılanıyor, evlerinde oturmaya mahkûm ediliyormuş. Seyahat özgürlüğü bir masalmış. Yâni küreselleşme insan için, emeğin özgür dolaşımı için değilmiş. Bu anlaşılınca, bu defâ, yeni bir kelimenin daha üretilmesine şâhit olduk: Küyerellik (glocalization). Yâni hem küreselleşiyor, hem de yerelleşiyormuşuz. Etnik,dinsel, kültürel çeşitlenmelerin açığa çıkarılması, bir zenginlik diye yutturulması, bir avuç sanatçının kültürel melezlendirmeler, sentezler, dökümlemeler (füzyon) üzerinden yapıp ettiklerini , yerelliklerin küreselleşmesi olarak kabûl etmemiz istenmiştir. Meselâ Menuhin ve Shankar’ın birlikte ürettikleri o müthiş düet, keman ile sitarın biradaya gelmesi, West meets East konserleri, artistik olarak bir değer taşıyordu taşımasına; ama bunun dünyâda bir karşılığı yoktu. Eğer, Hintlilerin görece mâhir olduğu bilişim sektöründe bir mahareti yoksa, ABD’nin veyâ Kanada’nın kapıları sıradan bir Hintli için sonuna kadar kapalıymış. Entelektüel, edebî, artistik anlayış birlikleri, yakınlaşma, kaynaşma arzuları, somut hayâtın üzerine kurulan duvarları aşmak için bir katkı sağlayamaz mıydı? Buna saf saf inananlar vardır elbette. Ama ne yazık ki, bu yolda yapılıp edilenler, bir teselli dışında bir tesir doğurabilmiş değil. Geniş ufuklu sanatsal kavrayışların çabaları, kültürel endüstriler tarafından paketlenip göz boyayıcı, kuru bir şekilde gönül alıcı, uçucu teselli performanslarına dönüştürüldüğünü biliyoruz. Filistinli ve Yahudi sanatçıların birlikte oluşturduğu orkestranın konserleri, Filistinlilerin yaşadıklarını değiştirmiyor. Somut hayâtta, yükselen; anlayış, yakınlaşma, kaynaşma değil, tam aksine dışlama, aşağılama oldu. Bilhassa, ağır krizler, kültürel olarak kodlanmış dünyânın insanlarını birbirine kolayca düşman kıldı. Yeni sağın, yabancı düşmanlığının yükselişi bunun açık göstergesi değil de nedir?

 

Yeni Dünyâ Düzeni, şu aralar yükselen yeni bir kavramsal büyü. Bağrında, içine düştüğümüz kaotik durumun geçici olduğu, bir aşamada yeniden bir düzen tutturulacağına dâir bir beklentiyi taşıyor. Bunu da bir ara ele alırız. Şimdilik şu kadarını not edelim: Târih, düzen ve düzensizlik arasındaki geçişlerden oluşmuyor. Her düzen zannettiğimiz, kendi iç çelişkileriyle doğurduğu bir düzensizliği ihtivâ ediyor. Gâliba düzen zannettiğimiz süreçlerin başarısı, düzen içindeki düzensizliği görece hissedilmeden taşıma başarısından ibâret…

Google+ WhatsApp