Büyük katılaşma

Büyük katılaşma


Hiç kimsenin kendisini anlamadığını düşünen insanlar hiç kimseyi anlamak için bir çaba göstermiyor. Hiç kimsenin kendisine iyi davranmadığına inanan insanlar hiç kimseye iyi davranmıyor. Hayattan, elde edilmesi imkansız büyüklükte ve çoklukta şeyler bekliyor, olmayınca bunun acısını başkalarından çıkarmaya çalışıyoruz. Birbirimizi çekmiyor, birbirimize tutunmaya çalışmıyor, yapayalnız kalmak pahasına birbirimizi kendimizden uzağa itiyoruz. Birbirimize karşı kıyıcıyız, hiç olmadığımız kadar yıkıcıyız, günden güne incelikten, zarafetten, nezaketten uzaklaşıp katılaşıyoruz. Katılıklarla ilerleyen böyle bir dünya herkes için cehennem! Çünkü hiç kimse sertliğinden vazgeçerek bir başkasının cenneti olmaya çalışmıyor.

 

“Bu sözde uygar dünyada, görünüşte uygar davranan insanlar arasında, gerçekte sürekli bir savaşın egemenliğinden kuşku mu duyuyorsunuz? İnsanların birbirlerini ağır ağır öldürmekte olduklarına inanmıyor musunuz? Kimi zaman herkes açık ve seçik görebiliyor bu gerçeği; ama uzun zaman parçaları boyunca insanlar yine de belli bir dinginlik içinde yaşayıp gidiyor, küçük yaralarıyla, yaralanmalarıyla birlikte. Ve aslında yaşanabiliyor bunlarla...” diye yazmış ‘Malina’ kitabında Ingeborg Bachman.

 

Alemi bütüncül hakikatinden koparıp parçalara ayırarak anlamaya çalışanlar, zaman içinde parçaların birbiriyle bağını anlamaz hale geliyor. Her insana tek başına bir gerçeklik bağışlayarak ‘parça’lığı kutsadıklarını sananlar, insanları uzay boşluğundaki gezegenler gibi birbirinden uzakta yapayalnız yaşamaya ve kendi yörüngesi içinde dönmeye mahkum ediyor. Bu herkesin inandırıldığı bir yalan, ezber haline getirilen dramatik bir yanılsama... Uzay bir boşluk değil aslında, gezegenlerin birbirine uzaklığı bizim varlığa küçük fotoğraflardan bakıyor olmamızın aldatıcı bir neticesi... Gezegenler, büyük fotoğrafta aynı kusursuz hakikatin ahenkli, bütünleşik, birbirini tamamlayan parçaları olarak dönüyor. Bu hayatın içindeki insanlar için de böyle... Bizim birbirimizi anlamaya, tanımaya, birbirimizi sevmeye yanaşmıyor oluşumuz, hikayelerimizin aynı hayat hakikatinin iç içe geçmiş parçaları olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Bu hakikate gözlerimizi yumuyor oluşumuz bizi katılığa mahkum ediyor ve canımızı yakıyor sadece.

 

“Neden herkes birbirinin canını yakmaya bu kadar meraklı?” diye bir soru sordu kendine ve “Çünkü onları bir başkası olarak görüyor” diye cevapladı kendince bu sorusunu.

 

Başkası diye bir şey gerçekte var mıdır? Hepimiz aynı ilahi emirle ‘var’ olduk. Aynı hakikatin aslında parçalı olmayan ‘var’lığında kendine lütfedilmiş rengi taşıyan birer parçayız. ‘Parça’ tabiri, Allah-u âlem, yaratılmışlığımızın sınırlılığı sebebiyle bütünü olduğu gibi kavrayamayacağımız için misalen konmuştur zihinlerimize. Yoksa hakikat parçalılıktan münezzehtir ve parça diye bir şeyin olmayacağı kesinlikte yekparedir. Şimdi izaha yarayacak bir şeyi esas alıp üstüne bir hayat giydirmeye çalışıyoruz. Parçaları sınırlı kavrayışlarımızda bütünden koparıyor, kendi içine kapatıyoruz. Bu körleşmedir, bizi hakikate yöneltecek idrakten ve teslimiyetten kopuştur. Bu bizi özümüzdeki incelikten, letafetten, nezaketten koparan katılaşmanın temeli olan şeydir.

 

“Kim kendi benliğinden geçer, ‘ben’siz olursa, bütün benlikler ‘o’ olur. Sırf kendisine dost olmadığı için de herkesin dostu olur. Ayna şekilsiz hale gelince değerlenir, çünkü bütün şekilleri gösterici hale gelir” buyuruyor Hazreti Mevlânâ, Mesnevî-i Mânevî’sinde.

Google+ WhatsApp