Bize Ne Oldu?

Bize Ne Oldu?


Elmalılı Hamdi Efendi kendisinden yüz yıl sonra yaşayacaklara seslenir: “Zaman gelir ki bugünler masal olur. Bunları masal diye dinleyen, ibretine göz yumup kulak kısan da belasını bulur. Sen ise gördüğün felaketleri masal saymazsın, hem sayma, acılarını unutuverme, fakat bayılıp kendini de koy verme.”

 

Alemi İslam, Ümmeti Muhammed, cihanı Müslim’in; adına ne derseniz deyin. İzzetinden, kuvvetinden, siyasetinden, hukukundan nasıl böyle mahrum kaldı? Ne oldu da böyle oldu? Cihan-ı İslam neyini kaybetti de böyle zillete düştü? Cihan-ı İslam’ın yaklaşık iki yüz yıllık serüveninde, bütün değerlerinin alt üst olduğu, kadim unsurların yerinden yurdundan edildiği, insanlık sahnesinde etkisini yitirdiği, malumdur ki en acı gerçeğimizdir. Lakin ne hikmet ise, bir türlü aklımızı başımıza devşirip, ne oldu da böyle olduk ve ne yapmamız gerekir de bu halden felaha çıkarız meselesini bir türlü çözemedik.

 

Günümüzde olduğu gibi, yakın tarihimizin de en sıkıntılı dönemleri ve çok hızlı gelişen olayları karşısında bocalayan Müslümanlar, yaşadıkları şaşkınlığı üzerlerinden atamamış, üzerlerinden atamadıkları bu şaşkınlık ve bocalama kendilerini beklenmedik yerlere götürmüştür. İşte yakın tarihimizin şahitlerinden biri ve Müslüman cemiyet üzerinde temsil gücü yüksek bir şahıs olan Elmalılı Hamdi Efendi, atlattığı badireler ve yaşadığı olağanüstü hadiseler karşısında, belli bir zaman sonra, bahsettiğimiz meseleye dair dönemin gazetelerinden biri olan Ceride-i İlmiyye’nin Aralık 1918 tarihli sayısında bir makale kaleme alır.

 

Ulema sınıfından olan Elmalılı Hamdi Efendi fanatik bir İttihat Terakki taraftarı olarak Antalya’dan seçilip mebusu olarak meclise girmiştir. Modernleşme sürecinde cüretkâr yorumlarıyla dikkat çeken birisidir. Fakat kısa sürede beklentilerinin tam aksi yönde gelişmeler oldu, hiçbir şey beklentileri yönünde olmadığı gibi, hiç istemedikleri şeyler yaşam tarzı haline gelmeye başladı. Aradan on yıl geçti. Her şey alt üst oldu. Devlet-i Ali parçalanmak üzereydi. Müslüman memleketini yerli gavurlar işgal etmiş, Memalik-i Müslim’in en derin acıların meskeni olmuştu. Bütün bu olup bitenlerde, dönemin ulema sınıfın büyük bir kesiminin gafletinden kaynaklanan katkıları da olmuştu. Elmalılı da bunlardan biriydi. Elmalılı yapıp ettiklerinden pişman olmuştu. Tövbe dedi. Ve bu tövbesini satırlara döktü. 

 

“Ey Müslüman ne oldun? Ne oldunsa ne için oldun? Sen böyle olmayacaktın, ateşlerde yanmayacaktın. Dinmez acıların derdi ile ağlamayacaktın, dağlanmayacaktın. ‘İnsanız’ diyen beşer kümelerinin gayzları, bühtanları, hakaretleri altında ezilmeyecektin. Sana zalim, gaddar, cahil, sefil denilmeyecekti. Sana evladını boğan, kardeşini boğazlayan cani, hain muamelesi yapılmayacaktı. Sen istihfaf edilmeyecektin, aç çıplak kalmayacaktın, açlıktan ölmeyecektin. Dünyaya neşr-i nur edecek, insanlık örneği olacak, adalet saçacaktın. Hayatının yüksekliğine, ruhunun nazikliğine alem meftun olacaktı. Hayat-ı umumiye-i beşer seni kendisinin en yüksek direklerinden biri bilecekti. Sen sarsılınca alem sarsılacak, sen yıkılınca alem yıkılacaktı. Cahillerin ıslahına, mazlumların feryadına, zalimlerin tenkiline koşacaktın. Yükseldikçe yükselecek, ebedi saadet görecektin. Senin semaya yükselmiş olan ruhun, aleme örnek olmak için yaratılan vücudun niçin soldu? Niye yıprandı biliyor musun?” 

 

Peki, neden böyle olmuştu? Cihan-ı İslam neden bu hale gelmişti? Neden Müslümanlar zelil ve hakir duruma düşmüştü? Sarsılınca alemin sarsılacağı, yıkılınca alemin yıkılacağı büyük güç, neden sarsılmış, yıkılmış, tarumar olmuştu? Elmalılı Hamdi Efendi yine kendi zaviyesinden bu sorulara cevap verir:

 

“Bilirim, sen bu sualime kısa cevap verip geçmek isteyeceksin; ‘Niçin olacak günahım çok kader böyle imiş’ deyip keseceksin.

 

İşte bugün büyük elemler acılar altında yanıp kül olmamak için, ilk teselli kadere iman olacağından ben de seninle beraber: ‘Evet kader böyle imiş’ derim. Zaten böyle olduktan sonra böyle değil demek yalancılıktır, meşhudu inkârdır. Fakat şunu bilelim ki bizim içinde bulunduğumuz işlerde kaderin mesulü seninle benim. Bu kara yazıları alnımıza yazan ezel kalemi böyle yazdığı için böyle olmadı. Seninle benim günahlarımızdan, vazifemizi bilmek ve yapmaktaki kusurlarımızdan dolayı böyle oldu. Böyle olacağını bildi de ezel kalemi öyle yazdı. Ulemanın dediği gibi kader senin değil, sen kaderin pişdarısın. Bunun içindir ki Kur’an ‘Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder’ diyor. (Muhammed Suresi 7. Ayet)”

 

Elmalılı Hamdi Efendi bir zamanlar yanlış yerde saf tutuşunun, bu yanlış yerde saf tutuşun neticesinde yaşadıklarının, ortaya çıkan olumsuz ve telafisi imkânsız dönüşümlerin sonuçlarını görmesiyle, nefis muhasebesi yapar. Olup bitenler, gelinen yer, gavurlaşmaya başlayan Müslüman memleket, parçalanan Cihan-ı İslam, kaderde böyle olduğu için böyle olmamıştır. Elmalılı’nın da ifade ettiği gibi bu kaderin mesulü, zamanında Müslümanlık vazifesini hakkıyla yerine getirmeyenlerin, zalime zalim, haine hain, kâfire kâfir, harama haram, helale helal diyemeyenlerdir. 

 

Elmalılı bir zamanlar yapıp ettiklerinden, çalakalem cesurca ve pervasızca yazıp çizdiklerinden, ümmetin halifesini makamından indirişinden, Avrupalı olmak sevdasıyla yanıp tutuşanların istediği gibi yorumlar yapmasından pişman olmuş görünmektedir. Hem kendine, hem de kendi çağdaşlarına seslenir. “Olanların mesulü bizleriz, kader değildir” diyerek.

 

“Mesul ancak seninle benim. Çünkü günahı yapan seninle benim. Öyle ise sorduğum suallere, niçinlere cevab-ı asıl birinci sözündür. Niçin böyle olduk? Doğrusu, günahımız çok olduğu için.”

 

Elmalılı klasik kadercilik anlayışının dışında düşünmektedir. Olup bitenlerden sonra yaşanan izmihlalin, izzet ve haysiyet kaybının, İslam aleminin tarumar oluşunun sorumlusu kader değildir. Çünkü yapılmaması gerekenleri yapan, yapılması gerekenleri yapmayan insanın kendisidir. Bu ise günah olanı ortaya çıkarır. Ve bu günahı işleyen ise insanın kendisidir. İşte bu hususun ikrar edilmesi itiraf edilmesi, gerekmektedir. 

 

“Bilirsin ki, günahları ikrar ve itiraf etmeyen şeytandır. Şeytanlar: “Hayır, bizim günahımız yok” diye kibir ve inat ede dursunlar. Biz şeytan ümmeti olan hayasızlara, hayırsızlara bakmayalım. İyi olmaya, iyileri çoğaltmaya çalışalım. Gel seninle biz şu musibetlerden ibret alalım. Günahlarımızı bilelim. Tövbekâr olalım. O kadar ciddi tövbekâr olalım ki günahlarımızı, günahlarımızın zararlarını idrak eden kalplerimiz, nedametleriyle sızlayarak istikamete yönelsin, rahmet-i ilahiyeye dehalet etsin. İnşallah tövbe kapısı kapanmamıştır.”

 

Elmalılı Hamdi Efendi’nin yürek sızısı, pişmanlık duygusu, nedamet çırpınışı makalesinin satırlarına yansımaktadır. Bir zamanlar az şey yapmamıştır. Laiklerin aklına bile gelmeyecek yorumlarda bulunmuş, Ümmetin halifesini bile gayrimüslimlerin sözünün geçtiği meclise muti kılmıştır. “Hilafet meşrutiyetin gereklerine göre yeniden yorumlanmalıdır. Ve halifenin ecnebi memleketlerde yaşayan Müslümanlar üzerinde velayet hakkı yoktur” diyecek kadar ileri gitmiş, hilafeti şahs-i manevi derecesine indirmiştir. Bunlar az şey değildir. Bu yorumlar iktidara gelen İttihatçı tayfanın çok işine yaramış, gereği hâkimiyet-i millet – meclis-i mebusan tarafından yapılmıştır. Tabi Elmalılı “seninle ben” derken, kendi dönemindeki ulema sınıfını da bu vebale ortak etmektedir. Zira ne yapıldıysa beraber yapıldı.

 

Elmalılı Hamdi Efendi tövbeden sonrasına gelir:

 

“En büyük ibretler en büyük musibetlerden alınır. Musibetin tesiri, nasihatin tesirinden büyük olduğunu bilirsin. Musibet ile nasihat birleşince elbette daha büyük olacak. Allah’ın gösterdiği hidayet yoluna gidemedinse, vaktiyle nasihat dinlemeyip olacakların önüne geçemedinse, hasılı kaderimizi fena tayin ettinse, bugün görünen felaketleri göz önünde tutalım da bunlardan çıkacak ibretleri nasihatleri unutmayalım. Kaderimizin ilerisini düzeltmeye, Cenab-ı Allah’ın lütfunu kazanmaya çalışalım.”

 

Evet… Artık her şey olup bitmiş, nasihat dinlemeyenler musibetlerin şiddetli tesiriyle sarsılmış, büyük musibetler yaşamıştır. Bu durum ise olacakların önüne geçilmesine engel olmuştur. Bundan sonra yaşananlar göz önüne alınmalı, ibretle düşünülmelidir. Olan olmuştur, şimdi yapılması gereken geleceği kurgulamak, ilerisini düzeltmeye çalışmaktır. Geçmişini unutanlar, anını düzgün yaşayamayacağı gibi, müstakbelini de inşa edemezler. Yüz yıl önce yaşananlar günümüzde feraset ve basiretle değerlendirilse idi bugün bu halde olur muyduk?

 

İşte Elmalılı Hamdi Efendi de kendisinden yüz yıl sonra yaşayacaklara seslenir:

 

“Zaman gelir ki bugünler masal olur. Bunları masal diye dinleyen, ibretine göz yumup kulak kısan da belasını bulur. Sen ise gördüğün felaketleri masal saymazsın, hem sayma, acılarını unutuverme, fakat bayılıp kendini de koy verme. Evin yandı, oğlun şehit oldu, komşun açlığından öldü, memleketin tarumar, milletin hedef-i gayz u sar oldu.”

 

Elmalılı, arkasından gelecek haleflerine, yaşadığı ciddi sarsıntının tam merkezinden seslenir. İnsan geçmişini unutmamalı. Unutmak bir tarafa ibret nazarıyla geçmişine tekrar tekrar bakmalı. Masal olarak görmemeli. Yaşananlara iman merkezli bakmalı. Ayartmalara, ikircikli tutumlara, aleni amelleri görmezden gelip gizli niyetlere yönelmemeli. Zira Müslüman gizli niyetlerin değil, aleni amellerin takipçisidir. Başında bir bela varsa, bu bela, musibet imanın gösterdiği yoldan def edilmeye çalışılmalı. “Başımdaki bu bela gitsin de nasıl giderse gitsin, bu belayı def etsin de kim def ederse etsin” dememeli. İşte Elmalılı ve arkadaşları böyle bir hataya düşmüştü. Müzmin Abdülhamid düşmanlığı gözlerini kör etmiş, ulema sınıfı olarak toplumun hatırında belirleyici ve tayin edici rollerini unutmuştu. Elmalılı ve arkadaşları ortak bir kanaate varmıştı: “Abdülhamid devrilsin de nasıl devrilirse devrilsin. Abdülhamid’i devirsin de kim devirirse devirsin” mantığı, onları laik-seküler ve aynı zamanda Müslüman düşmanlarının kucağına bırakmıştı. Peki, sonuç ne oldu: 

 

“Senin kendine bile hayrın kalmadı ki başkasına olsun. Sen yarım ekmek gözlerken, o çalıp kapmasını düşünüyordu. Kavim kavmin, memleket memleketin, mahalle mahallenin, can canın rakibi kesildi. Sanki elin kolun senden kopmuştu. Sen ki bu acıları tattın, bu tecrübeleri gördün. Sakın kökü kurutma, kurdunu ayıkla, kalbini temizle, her neme filiz salma, filizini ilkbahara sakla, günlerin baharı olmaz sanma. Korunu koru, bahçeni onar, meyvesini toplayasın.” 

 

İşte bu yaşananların sonunda Müslümanların kendine bile hayrı kalmadı ki, başkalarına hayrı olsun. Herkes herkesin hasmı, herkes herkesle kavgalı oldu. Neden? Zamanında gereğini yerine getirmediği, yapması gerekenleri yapmadığı, iman merkezli düşünülmediği için.

 

Müslüman yaşadığı musibetleri masal gibi görmez, yaşananlara ibret nazarıyla bakarsa, yaptığı yanlışların farkına varır, kusurunu anlamış olur, olacakların sonucunu kestirir. İşte böyle hareket eder, dikkat kesilirse, yaşananlardan çıkan sonuçları güzel değerlendirir, evlad-u iyaline de anlatır. Hatalarını günahlarını bilir, akidesini güçlendirir, güzel amellerde bulunur. Sarsıntılar onu yıkamaz. Zira Allah’ın vaadine olan ümidi tamdır. Müslüman Allah rızasına uygun çalışmalı, mücadele etmelidir. Sadece tövbe etmek yeterli değildir.

 

Elmalılı Hamdi Efendi, çok önemli bir yere gelir. Müslümanların bu hale gelişindeki esas sorunları cemaat olmaktan uzaklaşmalarıdır:

 

“Ey Müslüman! Lafım sana olmasaydı günahın başında imansızlığı sayardım. Lakin ben seninle konuşuyorum. Senin, benim günahımızdan bahsediyorum. Şimdi sana bütün imanımla söylerim ki, günahımızın başı cemaatsizliktir. Dinler içinde Din-i İslam en içtimai bir din iken, milyonlarla insanları mübarek bir vücut gibi hareket ettirecek bir ruh iken, Müslümanlar kadar içtimaiyeti zayıf, faailiyet-i içtimaiyeden mahrum, murakabe-i mütekabileden bi-haber yaşayan millet görülmüyor.”

 

Öyle anlaşılıyor ki, yüz yıl önce yaşanan tefrika, fırkalaşma, cemaatsizlik bir süreklilik olarak günümüze kadar gelmiş ve devam etmekte. İslam tevhidi, tevhid vahdeti, vahdet cemaati emreder iken, Müslümanlar paramparça cemaatsiz, fırka fırka birbiriyle kavgalı, kabile reisleri gibi herkes kendi kabilesine yaslanmış durumda. Bugünün düne ne kadar benzediğini, bugünün dünün devamı olduğu, bu musibetin bir süreklilik olarak süregeldiği ne kadar açık! 

 

Şimdi… Yüz küsur yıl önce yazılmış bu ibretlik makaleden bugüne ve bize ne çıkar? Makalenin yazıldığı tarihi silip, bugünün tarihini atsak ve bugün yazılmış olarak okusak, yüz küsur yıl önce yazıldığını anlayabilir miyiz? Yoksa yazıldığı tarihte ifade edilenlerle, bugün yaşadıklarımız arasında bir fark bulabilir miyiz?

 

20. yüzyıl başlarında yaşananlar ile 21. yüzyıl başlarında da ortaya çıkan manzara bakımından bir farklılık görülebilir mi? 20. yüzyıl başlarında jakoben Hamidizm’den kurtulmak için Müslüman kesimin sığındığı liman ile, 21. yüzyıl başlarından jakoben Kemalizm’den kurtulmak için Müslümanların sığındığı liman aynı liman değil midir? Bir kötüden kurtulmanın usulü, “nasıl kurtulursak kurtulalım, kim kurtarırsa kurtarsın” olabilir mi? Müslümanın kabullerinde, “düşmanımın düşmanı dostumdur” düsturu var mıdır?

 

20. yüzyıl başlarında bir araya gelmeyi beceremeyen ve kendi başına bağımsız bir muhalefet oluşturamayan Müslümanlar ile 21. yüzyıl başlarında birlikteliği oluşturacak bilgiyi üretemeyip bir araya gelmeyi beceremeyen Müslümanlar arasında bir fark görülebilir mi? Yüzyıl küsur yıl önce cemaatsiz ve birlikten uzaklaşmış Müslümanlar ile yüz küsur yıl sonraki Müslümanların hali pür melali farklı mıdır? 

 

Bu sorular daha çoğaltıldıkça çoğaltılabilir. Lakin bir sözü fazla uzatmadan bu kadarla yetinelim ve halimizi gözden geçirelim. Ve sözümüze Ahmed Hamdi Akseki’nin ibretlik bir itirafıyla son verelim:

 

“Benim neslimin büyük günahı, tarihini bilmemek, tarihine inanmamak ve bilhassa tarihinde kendinden bir şey devam ettiğine inanmamaktı. Gördüğümüz feci terbiyenin tesiri altında bir mezar ve bütün vakaları birer cesed gibi düşünüyorduk. Mazimiz bir dağdı: Onu çıkmıştık, şimdi inmekle meşgul idik ve talihin bizi iniş tarafında dünyaya getirdiğine kızmaktan başka yapacak bir şeyimiz yoktu. Kendimizle mağrur olmaktan utanıyor gibiydik, fakat bunlar öyle suçlardır ki, eğer bu savaş olmasaydı, belki yokuşu tamamlamakla cezasını görecektik.” (A. Hamdi Akseki, Askere Din Kitabı, sayfa 244)

Google+ WhatsApp