Bir dava adamıydı

Bir dava adamıydı


19. yy İslam coğrafyasının öz kimliğinden uzaklaştırıldığı ve varoluş mücadelesi verdiği bir dönemdi. Emperyalist güçler, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu adına tasarladıkları sömürü faaliyetlerini aşama aşama uygulamaya koymuş ve destekledikleri kukla yöneticileri kışkırtarak halkları dolaylı olarak baskı altına almışlardı. Zira sömürü faaliyetlerinin hız kazanması için Müslümanlar öz kimliklerinden uzaklaştırılmalı, etnik ve mezhepsel çatışmalar yaşanmalı, İsrail’in bölgeye tamamen yerleşebilmesi için imkân sağlanmalı, İslam toplumları siyasi, ekonomik ve kültürel anlamda Batı’ya bağımlı hale gelmeliydi. İslam ülkeleri kendi inisiyatiflerini kaybedip, ağır borç bataklığına sürüklenmeli ve edilgen nesnelere dönüştürülmeliydi. Tasarlanan bu tuzaklar ülkemizi ve coğrafyamızı yoğun şekilde etkilemiş ve halklar kardeşlik ekseninden uzaklaşarak birbirlerini vurmaya başlamışlardı. Erbakan Hocam kültürel çatışmaların yoğun yaşandığı bir dönemde sorumluluk bilinciyle hareket edip, sömürü üzerine kurulan sisteme karşı çıkmış ve çözümün ancak ahlâk ve maneviyat ekseninde gerçekleşecek bir güçle ve adil bir düzenin inşa edilmesi ile mümkün olabileceğini ifade etmişti. Hocam, İslam toplumlarının sömürü düzenine boyun eğmelerini kabul edilemez olarak değerlendirmiş ve kendi ayaklarının üzerinde durabilen bir Türkiye ve bir İslam dünyası tasavvur etmiş, 86 yıllık ömrünü buna adamış, bunun için mücadele etmişti.

 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batıcı ve statükocu bir sisteme entegre olan ülkemizde yönetim kesimi ile halklar arasında bir uzlaşı, bir yakınlık kurulamamıştı. Halklar öz değerlerinden uzaklaştırılarak kimlik karmaşasına sürükleniyor ve benliklerine yabancılaşıyorlardı. Türkiye’nin dış politika ilişkileri onurlu bir zemine oturtulamamış, toplumun maddi ve manevi dinamikleri kuşatma altına alınmıştı. İnsanlarımızın kimlik karmaşası içinde olduğu bir dönemde Erbakan Hocam başını kaldırmış, bağımsız, onurlu ve ayaklarının üzerinde durabilen bir Türkiye için harekete geçmişti. İddiası büyüktü, dolayısıyla bunun bedelinin de ağır olacağını biliyordu fakat geri adım atmadı, dava adına yürümeye karar verdi.

 

Rahmetli hocamız, kapitalist sistemin ayakları altına itilen toplumun fıtratında mevcut olan değerlerle güç bulabileceğini ifade etmiş ve ülkenin iç ve dış politikasına tutarlı bir perspektif, onurlu bir vizyon getirmişti. Siyasi görüşünü adalet üzerine temellendiren hocamız, özgür ve güçlü bir ülke tasavvur etmiş; ağır sanayi hamlesi demiş, İslam Birliği demiş, bağımsızlaşma demiş, yeniden Türkiye demiş ve durmak yok yola devam demişti.

 

Hocam, Türk siyasetinin vizyonunu ve duruşunu ahlâk ve maneviyat söylemi ile buluşturarak Müslüman halkların ait oldukları koordinata işaret etmiş ve onlara güven vermişti. Küresel kapitalist Batı’nın esaretinden kurtulabilmek için adil düzen ekseninde bir dayanışmanın şart olduğunu vurgulamış ve Nijerya, Bangladeş, İran, Mısır, Pakistan, Malezya, Endonezya’nın da içinde bulunduğu D-8’i kurmuştu. D-8 İslam ülkelerinin mevcut potansiyelini birleştirmeleri ve kendi ayaklarının üzerinde durmaları açısından oldukça önemliydi. Hocam, İslam âleminin esaretten bu şekilde kurtulabileceklerini kuvvetle vurguluyordu.

 

Hocamız, yürüdüğümüz yolun engellerle dolu olduğunu söyler ve bu engelleri ancak iman, şuur, azim ve sabırla aşabileceğimizi ifade ederdi. Bu ülkenin bilinçli Müslümanları iman, şuur ve cihat bilincini kendilerini hacı hoca olarak tanıtan kişilerden değil bir akademisyen, siyasetçi, mütefekkir, mühendis olan rahmetli hocamdan öğrendiler ve inandım demenin tek başına yeterli olmadığını kavrayıp öz kimliklerine sahip çıktılar. Biz onu bir siyasetçi olarak değil bir dava adamı olarak gördük ve kendimize çok yakın hissettik.

 

Siyasetin yüzü soğuktu ve meselesi makam, mevkii olanların ağızlarından çıkan sözler riya kokuyor ve bizi benliğimizden vuruyordu, o yüzden biz bu insanlara hiçbir zaman ısınamadık.

 

Siyasetçi, görünürde her ne kadar toplumun sorunlarına yönelik vaatlerde bulunsa da imkânlar eline geçtiğinde rüzgâra göre yön değiştirir ve çıkarlarını her zaman ön planda tutar. Dava adamlarının dertleri ise toplumdur, toplumun maruz kaldığı kir deryasıdır ki, onlar insanlığı bu kirden kurtarabilmek için gerektiğinde hayatlarını feda ederler. Erbakan Hocam şahsiyetiyle, yaşantısıyla, inandığı ve savunduğu davası ile bu görevin göbeğinde yer alan ve hayatımıza yön veren önemli bir kişi, öncü bir liderdi, hepimiz ondan bir şeyler öğrendik.

 

Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’mız Milli Görüş hareketinin temelini Hz. Adem’e ve Hz. İbrahim’e dayandırır ve tarihi süreçte Hakk’a teslim olmuş bütün toplumlarla aynı davaya sahip olduğunu ifade ederdi. Davayı sırtlamanın bedelinin ağır olacağını biliyordu. Nitekim vesayet despotizminin en yoğun yaşandığı dönemlerde bayrağı eline almış ve varolma mücadelesi veren Müslüman halkları kökleriyle buluşturmak ve vahyin gölgesine çekebilmek için büyük meşakkatler yaşamıştı. Kendisine vefatınızdan sonra nasıl anılmak istersiniz denildiğinde, “Canıyla malıyla cihat eden bir Müslüman olarak anılmak isterim” demişti. Gerçekten de temenni ettiği gibi hocam, İslam âleminin kalbinde, hayatını davaya adayan bir mücahit, bir dava adamı olarak yer edindi. Allah ondan razı olsun.

Google+ WhatsApp