Bir başka hayatın seyircisi

Bir başka hayatın seyircisi


Neredeyse kendimi bildim bileli film seyrediyorum. Sinemayla aramda adını koyamadığım tuhaf bir çekim var. Çok yoğun çalışma dönemleri, hastalıklar, hayatı bölen istisnai durumlar dışında iki gün üst üste film seyretmediğim nadirdir. Demek hiç azımsanmayacak kadar çok vakit ayırıyorum bu işe. Değiyor mu peki buna? Bunca filmden ne kalıyor geriye, hangi kareler, hangi sekanslar, hangi diyaloglar, hangi kamera hareketlerinden akseden hangi duygu geçişleri içimde kendine bir yer buluyor? Böyle içinden çıkılması zor şeyler soruyorum bazen kendime. Bu soruların cevaplarını aradığımda filmlerden bana kalan şeylere dair pek çok düşünce beliriyor zihnimde. Bunların belki en önemlisi; filmlerin, filmlerin içinden akan türlü çeşit hikayelerin, birbirine benzeyen ve benzemeyen önemli ya da daha az önemli karakterlerin, onları ifadelendiren repliklerin, diyalogların, sessizliklerin, kadrajlardan dünyama akan renklerin, karmaşık ya da çok daha yalın ilişkilerin bir şekilde besliyor olması beni. Zihnimde bir çok şeyi kendilerine yakın ya da çok ilgisiz gibi görünen bir çok ‘şey’i başlatıyor, tetikliyor, kışkırtıyor, çoğaltıyor filmler. Filmlerin bana bir şeyler kattığı, iç dünyamda bir şeyleri az ya da çok değiştirdiği, bana yeni bakma/görme imkanları kazandırdığı bir gerçek... Ama bunlar olsun diye mi seyrediyorum ben onca filmi? Film seyretmeden duramıyor oluşumun sebebi bundan bir şeyler kazanıyor olmam mı sadece? Sanki bir de şöyle bir şey var; bir buçuk iki saat, bilemediniz üç saat bakışlarınızla kilitlendiğiniz bir film, hayatınıza o dakikalar miktarınca bir ara veriyor, bu zaman zarfında kendi hayatınızı bir anlamda askıya alıyor, şeritler halinde önünüzden akan bir başka hayatın, bir başka hikayenin fiziksel olarak belki sadece seyircisi ama zihinsel ve duygusal olarak yaşayanı oluyorsunuz. O başka hayat, aslında sizin olmayan o hikaye, yaşamaya adeta ara verdiğiniz hayatınızın yerine geçiyor. İç dünyanızla oraya ait kılıyorsunuz kendinizi. Biriyle, birileriyle, perdeye aksi düşen kahramanlarla özdeşleşiyor, onların acılarını çekiyor, onların sevinçlerini yaşıyor, onların aşklarının, ayrılıklarının yoğun duygularını içinizde taşıyorsunuz. Uğradıkları haksızlıkların isyanı kabarıyor içinizde, adeta kan ter içinde kalarak onların gerilim dolu mücadelelerini veriyorsunuz. Bu belki bir ölçüde roman ve hikayenin ama çok daha baskın olarak sinemanın başarabildiği bir şey... Ve sinema bu gücü, insanın en zayıf olduğu yerden alıyor, her şeyin farklı ve belki çok daha renkli, heyecan verici, yoğun olduğu bir başka hayata özlem... Bir arayış da var insanın filmlere yönelişinin derinliğinde, bir kaçış da... İkincisi yoğunlaştığında durum tehlikeli hale geliyor, her kaçış çabası insanı kendine biraz daha uzak kılıyor, yabancılaştırıyor çünkü.

 

Kendini filmlerden uzak tutamayan benim gibi insanlar için bu ikilemin yakıcı bir tarafı olduğunu itiraf etmeliyim. En temelde, modern olan her şeyin ‘insan’a doğrudan ya da dolaylı zararlar verdiğine inanıyorum. Sinema o modern dünyanın bir parçası... Filmlerden kazandıklarımın yanında, zihinsel ve duygusal olarak zarar da görüyorum mutlaka. Bir mazeret olabilirler mi bilmiyorum ama kendimi avutacak cümleler kurup duruyorum kafamın içinde. Modern dünya insanı o kadar ışıksız, o kadar penceresiz bir kısır döngüye mahkum etti, o kadar yoksullaştırdı ki, filmlerle içimize pencereler açmaya çalışıyoruz diyorum mesela. Bu düşünceler bir an serinletse de içimi, hemen ardından acınası gelmeye başlıyor. Sonra ne oluyor? Sıkılıyorum ve bir film açıyorum.

 

Bugünlerde; kendi hayatının yaşayanı olmayı, bir başka hayatın seyircisi olmaktan daha heyecan verici bulamıyoruz ne yazık ki! Öyleyse bütün filmler aslında birer dram!

Google+ WhatsApp