Bir arpa boyu târih

Bir arpa boyu târih


Dünyâ târihinin kısm-ı âzâmında insan zihniyeti, zamânı dâirevî olarak algılıyordu. Bunun mânâsı, başlangıç (bidâyet) ile son (nihâyet) arasında bir fark olmayacağıydı. Pratik olarak mesele, bu iki nokta arasında “hareket etmenin” nasıl değerleneceği meselesiydi. Eğer başlangıç ile son birleşiyorsa, nihâyette geride bıraktıklarımıza vasıl olacaksak, “hareket” veyâ isterseniz “eyleme” diyelim, o kadar da tahrik edici olmayacaktır. Çünkü bir sürpriz yoktur. Eski zamanların rûhudur bu. Tevekkülden kaderciliğe doğru salıncaklanan bir duygu dünyâsı eşlik edecektir buna..

 

Modern dünyâ ise zamânı düzçizgisel (lineer) hâle getirdi. Başta Descartes olmak üzere Kartezyenler olarak bilinen çevrenin kurgusuydu bu. Aslında yaşanan, insanı “aşkınlık” (transandality) duygusuna taşıyacak olan büyük bir devrimdi. Artık “geçmiş” veyâ “eski” ayak bağı olmayacak, geride kalacak; dâima ileriye, “geleceğe” veyâ “yeniye” doğru bir gidiş mümkün olacaktı. Buna paralel tevekkül, kanaâtkârlık ve kadercilik de terk edilecekti. Bunların yerine, derece derece ve yerine göre “irâde”, “özgüven”, “azim”, “hırs”, kazanma iştahı” gibi değerler yükselecekti.

 

Benim en çok şaşırdığım şeylerden birisi, modern dünyânın şafağında Copernicus-Galileo gibi gökbilimcilerin arzın yuvarlak olduğunu ispatlamalarıydı. Paradoksal olan, dâirevî bir zaman anlayışının hüküm sürdüğü zamanlarda arzın düz olduğuna inanılmasıydı. (Cesur savaşçı Vikinglerin en büyük korkusu bir gün denizin sonuna gelip gemilerinin aşağıya düşmesiymiş). Yeni zamanlarda ise zaman algısı değişip, düzgisel hâle gelirken, “yeryüzünün” “yerküreye” dönüşmesiydi. Meselâ artık yerkürenin bir yerinden yola çıkarsak, nihâyette aynı yere ulaşacağımızı biliyorduk. Bu algı aslında modernlik evveline daha çok yakışmıyor muydu? Dâirevî bir zaman algısının hüküm sürdüğü evrelerde dünyânın da yuvarlak olduğu veyâ düzçizgisel zaman algısının hüküm sürdüğü yeni zamanlarda dünyânın tabak gibi düz olduğu bilgisi ne kadar da tutarlı olurdu.. Lâkin tuhaftır ki tersi oldu. Weber modern zamanların bir “büyü bozumu” olduğunu yazdı. Baudrillard ise bu büyü bozumunun arzın yuvarlak olduğunun anlaşılmasıyla yaşandığını ileri sürüyordu.

 

Her neyse, devâm edelim… Bahsettiğim zihinsel devrimle berâber çok ciddî bir metod farklılığı da ortaya çıkıyordu. Başlangıçların ve sonların örtüştüğünü bilmek, karşıtların birliğini iddia eden “diyalektik” düşünceye geniş bir alan açmaktaydı. Bu bakış aynı zamanda eski zamanların hikmetlerini yeşerten bir pınardı. Dargörüşlülüğe, kolay ve basit hükümlere geçit vermeyen “geniş bir bakıştı” bu.. Hâlbuki modern zamanlarda düzgisel bir zaman tasavvurunda her şeyi kıymık kıymık birbirinden ayırmak, farklıkları keskin bir şekilde ortaya koymak mümkündü. Diyalektik bakışın yerini, aklın bıçkılarıyla yürütülen ve tutkulu bir şekilde yürütülen “analitik” bir bakış alıyordu. Eski yeniden, doğru yanlıştan, iyi kötüden, aydınlık karanlıktan ilh… katı cetvellerle ayrılıyordu. Analitik kavramının yüceltilmesi ve mutlaklaştırılması da buna işâret etmektedir. Cetvellerle, kategorilerle örülü bir dünyâda bulduk kendimizi… Katı analitik işlemler bana çok defâ eksik görünmüştür. Tıpkı vücûdu açıp ameliyatı tamamladıktan sonra, kapatma, dikme işlemini yapmayıp, “Benim işim bitti” diyerek ameliyathâneyi terk eden hekimler misâli… Modern dünyânın zihin hallerini dikişsiz hâller olarak görmüşümdür.

 

Modern dünyâda tutkulu, özgüvenli işlerle derin hayâl kırıklıklarının el ele gitmesini anlamak o kadar da zor olmasa gerektir. Bir an, zihnimde 1870-1914 arasını canlandırmaya çalışıyorum. O savaşsız geçen, büyük buluşların yaşandığı, patent sayılarının inanması zor sayılara ulaştığı, sanatların avangard sanatçıların elinde en uç denemelere kavuştuğu “Güzel”, “Yaldızlı” sıfatlarla etiketlendiği bir zaman aralığı (Belle Epoque-Gilded Age) .. O zaman aralığında yaşayanların zihinlerinde “Evet başardık” duygusu olmayacaktı da ne olacaktı? Ama 1914’te savaş patlayıp, milyonlarca insan ölünce neler düşündüler acaba? Muhtemelen bunun ârızî olduğunu, “aşılacağını” varsaydılar. Savaş 1918’de bitti. Hayât devâm ediyordu. Ama 1929’da, yâni sâdece 10 sene sonra yaşanan ağır kriz ve hemen arkasından gelen Nazizm, Faşizm ve Falanjizmler ve kayıplarıyla ilkine âdeta rahmet okutan II. Genel Savaş her şeyi altüst etti. 1945’te gûya daha büyük bir muhasebeyle ve alınan yeni tedbirlerle yola devâm edildi.. 1960-1970 arasında, hasat toplanmaya başladı. İstikrarlı büyümelerle insanlık belini doğrulmuş göründü. 1973 Krizi yeniden şok yaşattı.. Bunu finansal şişmelerin doğurduğu sun’i tüketim sıçramasıyla unutur olduk. Ardından 1990’ların ve 2000’li senelerin krizleri geldi. 2008 işâret fişeğiydi. 2020 Krizi hem finansal hem de üretim krizi olarak tecelli etti. Şimdilerde bunun enerji ve gıda üzerinden çeşitlendiği, iklim kriziyle eşlendiği bir başka evreye giriyoruz… Allah sonumuzu hayreylesin…

 

Hatırlayanların sayısı artık azalmıştır; gâliba anneanne veyâ babaannelerimizin müşfik sesleriyle çocuk muhayyilelerimize anlattığı, o masalların dibâcesi her şeyi anlatıyor. “Dere tepe düz gittik; sonra bir baktık ki bir arpa boyu yol gidememişiz”…

Google+ WhatsApp