Bir adım geriden bakınca...

Bir adım geriden bakınca...


“Düşündüm de...

 

Biz burada aslında ne yapıyoruz?”

 

diye sordu düşünceli olan. “Biri bunu sorunca her şey bozuluyor!” diye tepki gösterdi yanındaki.

 

Yapıp ettiğimiz şeylerin içindeyken her şey insana anlamlı görünüyor ama herhangi bir sebeple o ritmin dışına çıktığımızda oyun bozuluyor ve daha önce gözümüze anlamlı görünen her şey birden sakil, boş, şuursuzca işlermiş gibi görünmeye başlıyor. Sahiciliğini, gerçekliğini, inandırıcılığını kaybediyor, hatta bazen basbayağı saçmalaşıyor. Bir adım geriden bakmak yeterli oluyor çoğu zaman her şeyi bir arada tutup bizi kendine inandıran şeylerin sihrini kaybetmesi için... Örnek isteyenler, gündelik döngünün içinden çıkmaya cesaret ederek o bir adımı geriye doğru atıp hayatlarına baksınlar, örneği çok yakınlarında, kendi hayatlarında görecekler.

 

“Şimdi de mesafe alıp, tarafsız bir seyirci gözüyle bakın hayata: Pek çok dram güldürüye dönüşecektir. Dans edilen bir salonda müziğin sesine kulaklarımızı tıkamamız yeterlidir: Dans edenler bir anda gülünç görünür. İnsanların davranışlarından kaçı bu tür bir sınamaya dayanabilir?” diyor Henri Bergson, ‘Gülme’ isimli kitabında.

 

Yeni teknoloji görüntülerin hızlı oynatılmasını mümkün kılıyor. Seri fotoğraf karelerinin normal seyrinden daha akıtılması ile yıpılıyor bu ve adına ‘timelapse’ deniyor. Video depolayan ve sunan malum sanal mecralarda bunu örnekleyen yüzlerce video var. Şehirlerin gündelik hareketini, insanların caddelerde, meydanlarda, parklarda, sahillerde ve başka sosyal alanlarda yol açtığı devinimi neredeyse karikatürize ederek yansıtıyor bu videolar. Adeta canlı bir bedenin seğirmesi var o görüntülerde. Hayatımızın sıkıştırılmış bir seyirliğe dönüşmesi; hem şaşırtıyor insanı, hem de bir parça ürkütüyor. Çünkü bu haliyle hayatımız; şuursuzca bir hareketler bütünü gibi, özgün anlamlarından soyunmuş mekanik bir döngüsellik içinde görünüyor. Hızlı hareketlerle dolup boşalan caddeler, ulaşım araçları, çılgınca oradan oraya akan bir insan ve araç trafiği, sönen ve yanan ışıklar... Belli ki bu işleyişle yeniden yeniden yaşanıyor her gün bu döngü... İçinde insan ya da insana ait, insana özgü hiçbir şey yokmuş gibi... Hayat, bu kırılmaz döngünün içine fırsatını bulup hiçbir özel hikaye, hiçbir özel an sıkıştıramıyormuş gibi... Sanki her şey kendi rutin düzeni içinde işleyen devasa bir makineden ibaret kalmış gibi...

 

İnsan nerede peki? Büyük fotoğrafa bakıldığında orada insan neredeyse hiç görünmüyor. Ya da orada insan sadece öğütülen bir şey... Döngü sürsün diye kendini, hayatını, enerjisini feda eden şuursuz organizmalar!

 

Martin Slattery, ‘Sosyolojide Temel Fikirler’ kitabında kaybettiğimizin ne olduğunu hatırlatıyor bize: “Modern dünya, bireyin maddi bolluk ortasında anlam ve bilgi arayışı ruhunu ve teknik ilerleme, bürokrasi ve kitle kültürünün yüzünü göstermeyen güçleri karşısında bireysel özgürlük ve kontrol için mücadele ruhunu kaybettiği manevi bir çöldür:”

 

Hep senden beklenenleri yapıyorsan hiç kendin gibi olamazsın, hayat böyle!

 

“Bazen sebepsiz yere birkaç dakika hareketsiz kalıyorum” dedi beyaz saçlı adam, “belki döngüyü bir yerinden kırarım diye!”

Google+ WhatsApp