Bilinç ve Duygu Kırılmaları

Bilinç ve Duygu Kırılmaları


Müslüman’ın hayat özü ahlâk ve sevgi üzerine kurulu. Olması gereken. Çünkü İslâm hemen bütün ilkeleri, insana insan olma özelliklerini sunar. Onu yaşar ve var olur. Bu, kendisine ait bir yaşama tarzına dönüşür. İslâm’ın yasakları insan ve insanın sağlığı ve koruması için. Yasaklar, yani haramlar sınırlanınca onun içinde sadece bireyin kendisi değil toplumun da huzur bulmasını sağlar.

 

Yabancılaşmalar ve yasak sınırlarının çözülmesiyle insanımızın bunalım sınırına girilmiş olur. Batı düşüncesinin ilkeleri kendine göredir. Metafizik özelliklerden özellikle kaçınır. Oysa insanlığın genel anlamda metafiziksiz olması düşünülemez.

 

Tabiî daha çok kendimizi düşünmek durumundayız. Müslüman bir milletin veya toplumun çözülme sürecindeki durumları, hâlleri bizi ilgilendirir. Ciddî bir kırılma yaşanıyor. Bu kırılma manevî değerlerde olduğu gibi maddî ve geneldir.

 

Bir sistemin, kurulu bir düzenin parçası olması ve dönüşüp benzeşmesi ironik durumu. Devletin kurumlarında görev alanlar, kendi inanışlarının ve değerlerinin savunucusu ve yaşayıcısı olmaktan çok adapte olunan sistemin bir parçasına dönüşüyorlar.

 

Jakoben ruhun ve onun çarkının bir parçası oluyorlar. Sistem kendine benzetiyor. Bir Müslümanın faşizan bir ruha bürünmesi düşündürücü. İddiası ve ideali İslâm olanlar, laik Kemalist sistemin hem bir koruyucusu hem de sistemin fedakâr ve cengâver bir bireyi olabileceği akla gelebilir miydi?

 

İslâm insanın kurtuluşu içindir. Cennet ve gelecek Müslüman’ın asıl ideali. Bu dünya ise huzurlu yaşama alanı. Geleceğe dönük ideali olan bir topluluk. Öncelikle Müslüman bir bireyin kendini koruması ve bunun bir örnek kişiliğe dönüştürmesi beklenir ve umulur. Çünkü o her anının ve davranışının hesabını vereceğini bilir. Bilinç üzere olduğu düşünülen Müslümanların bu dünyalık sistem içinde onun koruyucusu tahkim edicisi olması asıl sorun.

 

Düşünce çatışmaları içindeyiz uzun süredir. Bu, sadece bir kul olarak yaşadıklarımızdan ibaret değil. sorumluluklarımız önce kendimize, sonra yakınlarımıza ve çevremize.

 

Var olmak ve kendi kalmak, Müslüman bir insanı için direniş şart. Bu koşullarda. İnsanı dört bir yandan kuşatan olumsuzluklara karşı dikkat gerekiyor. Bu bilinç ve duygu olarak insanı korur. Müslümanca yaşama bilincine dönüşür.

 

Genel olarak değişen kuşakların ve hayat koşullarının insanları bir yöne doğru hızla sürüklediği bir gerçek. Bu durumlar yadsınamaz.

Bir Müslüman asla karamsar ve kötümser olamaz. İnancı, bilinç ve duygu dünyası bunu gerektirir. Kendini bilince yaşadığı sürece.

Yabancı düşünceler insanlığı bir birine düşürmek için büyük bir çaba içinde. Yapısı gereği bu böyledir. Şeytanların güdümünde ve yolunda olununca bu, kaçınılmaz oluyor. Hakikat medeniyetinin içinde var olanlar kendileri olmaları gerekir. Dünyalıklar gün için geçerli, belki de çekici. Ancak bu, bu dünya ile sınırlı.

 

İnsana merhamet etmek sadece kendi çevresi için olmamalı. İnsan olan her mazlum için olmalı. Tavrını ondan yana koymalı. Şunun altını özellikle çiziyorum. Bir Müslüman sadece kendisi için Müslüman olmamalı. İnsanlık ve hakikat için Müslüman olmalı. Genel anlamda insanlık için.

Zulüm zulümdür ve değişmez. Kim yaparsa yapsın. İkna odalarında zulüm yapanlar da, acımasız her ortamda kadınlar üzerindekiler jakobenler de, eli coplu başörtülü kadınlar da, zulmederlerse zalimdirler…

 

Biz şunu biliriz ki: “Seni öldürmeye gelen sende dirilsin.”

 

Biliriz ki anutlar, şeytanlar ve şerri kendilerine hayat tarzı seçenler de boş durmayacak. Onların tarzı ve yolu şiddet ve zulümdür. Bunu biliriz. Zulme zulüm ederek karşılık verilmez. Verilirse onlar gibi, yani zalim olunur.

 

Müslüman, merhamet ve sevgi duygularıyla var olur.

Google+ WhatsApp