Bilginin 'Doğru ile İlişkisi ve Hayata Yansıması

Bilginin 'Doğru ile İlişkisi ve Hayata Yansıması


 

Yaratılmış varlıklar içinde biyolojik özellikleri açısından en zayıf varlığın insan türü olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Eğer insan, akıl ve irade sahibi olmayan diğer yaratılmışlar gibi olsaydı şu gezegen üzerinde türü ilk tükenen yaratık olur, sinekten daha güçsüz biyolojik özelliklere sahip olduğu için de diğer varlıklar tarafından en kolay avlanan bir av olması işten bile olmazdı. İnsan türü dışındaki diğer canlılar hayatta kalmayı biyolojik özellikleri sayesinde becerebilmektedirler. Aklı ve iradesi sayesinde besin zincirinin en üstüne kurulmuş olan insandan akıl ve iradesi alınırsa besin zincirinin en altında olacağı tartışmaya gerek duymayacak kadar açıktır.

 

Sadece bu da değil. Hayvanların aklı ve iradesi yoktur fakat buna mukabil çok güçlü hayatta kalma, türünü devam ettirme içgüdüleri vardır. İnsan türü şu an sahip olduğu içgüdüler açısından da son derece zayıftır. Hayvanların tamamı içgüdüsel olarak kendisinden sonraki neslin devam etmesi için programlanmıştır ve bu içgüdüler insana nazaran çok daha fazladır. Bu içgüdüler insanda yoktur demiyorum, daha güçsüzdür diyorum.

 

Şu gezegen üzerinde insan türünün biyolojik yapısının doğanın işleyişinde katkı sunan değil, sadece yararlanan olduğu da tartışmasız bir gerçektir. İnsan türünün tükenmesi durumunda doğanın işleyişinde herhangi bir eksiklik olmayacak ve hatta doğa çok kısa bir zaman içinde dengeli hâle gelecektir.

 

Hem biyolojik özellikleri hem de hayatta kalma güdüleri açısından varlığın en güçsüzü ve en zayıfı olan insanı, hayatta kalmayı ve diğer canlılara nazaran türünü devam ettirmeyi en iyi beceren varlık konumuna yükselten şey tek başına akıl ve irade değildir.

 

Çünkü tek başına akıl ve iradenin varlığı, benzini olmayan araba, enerji kaynağı olmayan bilgisayar, cereyanı olmayan ampul gibidir.

 

Akıl ve iradeyi işe yarar hale getiren şey BİLGİ’dir.

 

Hiçbir bilgi girişi olmayan akıl ve iradenin varlığı ve yokluğu aynı seviyededir.

 

Arapça ‘ayn+qaf+lam’ kök harflerinden türemiş bir kelime olan “AKIL” kelimesi basitçe “bağlamak” anlamına gelmektedir.

 

En son, “akıl” kelimesinin “bağlamak, bağ” anlamına geldiğini söylemiştik. Fakat ne bir şeyi bağlayan her bağa ‘bağ’ denir, ne de her bilgiye bağlanan akla ‘akıl’ denir. Bir şeyin ‘bağ’ olabilmesi için bağladığı şeyin durumunu göz önüne alması ve tam da ona gerekli bir şekilde bağlaması gerekmektedir.

 

Türkçeye de geçmiş “MAKUL” kelimesi bir şeyin tarifi yapılmış, ölçüsü belirlenmiş ve ihtiyaca cevap veren şekilde olanına kullanılmaktadır.

 

Ayakkabı bağlarına da ‘AKL’ denmektedir. Fakat sağ ayakkabıyı sola, sol ayakkabıyı sağa bağlayan ve kişinin yürümesini engelleyen şeye asla “bağ” denilmeyecektir, bağ denilse bile o bağı o şekilde bağlayana ‘ÂKİL’ (AKILLI) denmeyecektir.

 

Tıpkı bunun gibi, insanda bulunan aklın, bulduğu her bilgiyi hiçbir çerçeve olmadan bağlaması da AKIL değildir.

 

İnsan türünün aklını ve iradesini değerli ve işler hale getiren bilginin bizzat kendisinin insana ulaşması ise çoğunlukla ‘nakil yolu’ ile olmaktadır. Meselâ, hiçbir insan bir dil oluşturmak için uğraşmaz, dili kendisinden önceki insanların nakli ile öğrenir. Eğer diller nesilden nesile aktarılabilen bir özelliğe sahip olmasaydı ve hatta her insanın dil yapma becerisi olsaydı bu sefer insan sayısı kadar dil olurdu ki insanların bu dillerle birbiriyle anlaşması mümkün olamazdı.

 

Annesinden doğan her insan, etrafındaki varlıkların özelliklerini hep etrafındaki insanların daha önceki tecrübelerinden yararlanarak öğrenir.

 

Bu yönüyle “bilgi” insandan insana nakledilerek geçen ve insanın etrafında çokça bulunan bir şeydir ama kolay bulunmasına rağmen en değerli bir şeydir.

 

Tıpkı Su gibi. Su, varlığın tamamının hayatını devam ettirmesi için en vazgeçilmez ve en değerli şeydir ama bu yüksek değerine rağmen en kolay ve en yaygın şekilde bulunan bir şeydir.

Genelde bir varlığın en az olanına, en zor bulunanına daha fazla değer vermeyi, daha değerli görmeyi ahlâk edinmiş insanın SU ve BİLGİ karşısındaki vurdumduymazlığının son kertede hem bilgiyi hem de suyu kaos yaratan bir şeye çevirdiği de ironik bir gerçek olarak durmaktadır.

 

Hangi türde olursa olsun İnsanın biriktirdiği ve nesilden nesile aktardığı bilgilerin tamamının kaynağı aslında Yüce Allah’ın ilmi ile oluşturulmuş varlıklardır.

 

“Etrafımızı saran varlıkların tamamı Yüce Allah’ın ilmi ile ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle her bir varlık bilgi deposudur.” dememizin önünde hiçbir engel yoktur.

 

Son çağda bilgiyi ölçülebilen bir şey haline getiren GB, MB, KB, TB gibi kavramları kullanarak daha basit bir şekilde ifade edecek olursak etrafımızı saran her bir varlık içinde GB, TB ile ölçülebilecek bilgiler bulunan bir SCAN DİSK gibidir.

 

Çünkü BİLGİ denilen şey aslında varlıkların tanınmasını, bilinmesini sağlayan şeydir.

 

Hayvanların varlığı tanımak ve tanımlamak gibi uğraşları yoktur. Çünkü onların davranış kalıpları içinde bilginin değeri sadece biyolojik hayatlarını devam ettirmek içindir.

 

Hayvanlar bilgiyi ortaya çıkaran şeyi de merak etmezler çünkü karşılaştıkları bilgileri bilgiyi ortaya çıkaran varlığa “bağlama” işlevi görecek “akılları” yoktur.

 

Dokunduğu her şeyi değersizleştiren insan türü son çağda bilgiyi de ölçülebilir hâle getirdiği için bizzat bilginin kendisi de TİCARİ bir metâya dönüşmüştür.

 

Fakat insanın bilgiyi ölçmek için kullandığı ölçüler bilginin DEĞERİ açısından değil AĞIRLIĞI VE ÇOKLUĞU AÇISINDANDIR.

 

Meselâ, insanın geliştirdiği ölçülerde “1+1 = 2” çok düşük ölçekli bir bilgidir. KB, MB, GB kavramları üzerinden “1+1 = 2”ye bir değer verecek olursak epey sıfır kullanmak zorunda kalırız. 

 

Yani bu bilgi çok düşük ölçekli bir bilgidir.

 

Oysa ölçülebilirlik açısından değil de değer açısından baktığımızda tüm ilimlerin kendisine dayandığı en değerli bilgi “1+1 = 2” bilgisidir. Çünkü bu bilgi bilinmeden devamında gelen hiçbir işlemin bilinmesi mümkün değildir.

 

İnsan için bir rakamın sağında ne kadar çok sıfır varsa o şey o kadar değerli olmaktadır.

 

Meselâ, 1.000.000.000.000.000....

 

Bu rakamı gören her insan için sağdaki sıfırların çokluğu DEĞER oluşturmaktadır. Oysa en soldaki en değersiz görülen 1 rakamını kaldırdığımızda sağdaki sıfırlar sonsuz sayıda olsalar bile hiçbir kümülatif değer taşımayacaklardır.

 

Bilgiyi yoğunluğu ve kalabalığı ne kadar çok olursa o kadar değerli bir şey olarak gören insan türü son çağda bu değer yargısıyla bilgiyi HAYSİYETİ olmayan bir yıkım aracı olarak kullanmaktadır.

 

Hangi türde olursa olsun “BİLGİ” denilen şeyin Yüce Allah’ın ilmi ile oluşmuş varlıklardan elde edildiğini biraz önce belirtmiştik. Bilgiye bu açıdan baktığımızda “hangi türden olursa olsun her bilgi insanlığın ortak değeridir.” diyebiliriz.

 

Çünkü Yüce Allah, ilmiyle yarattığı ve içine kendi ilmini koyduğu hiçbir varlığı şuna ya da buna tahsis etmemiş, tüm insanlığın ortak kullanımına sunarak ERİŞİLEBİLİR kılmıştır.

 

Yüce Allah’ın her bilgiyi erişilebilir kılması demek herkesin o bilgilere hiçbir kayıt olmadan eriştiği veya erişebileceği anlamına gelmemektedir. Söylemek istediğimiz şey, Yüce Allah’ın bilgiye erişmede insan iradesine ve aklına bir engel koymadığıdır.

 

Fakat böyle olmasına rağmen akıl ve irade tek başına bir bilgiye ulaşmada yeterli olmamaktadır. Meselâ, bir balina ya da derin su balıklarından her biri hiçbir akla ve iradeye ihtiyaç duymadan insanın biyolojik özelliklerinin inmeye asla müsaade etmeyeceği derinliklere dalabilmektedir.

 

İnsan türünün o derinliklerdeki bilgiye ulaşabilmesi ise ancak ve ancak aklı ve iradesi ile üretebileceği vasıtalar aracılığıyla olacaktır.

 

İşte olaya bu yönüyle baktığımızda denizin derinliklerindeki bilgiler her deniz kenarında yaşayan insanın erişebileceği bilgiler olmaktan çıkmakta ancak ve ancak o imkânlara sahip insanların ulaşabileceği bilgiler hâline gelmektedir. Onlar dışında kalanlar ise onların derinliklerden getirdikleri bilgiyi onlardan bir şekilde edinmeleri gerekmektedir.

Bu da genelde “maddi” değerlerdir.

 

İşte bazı bilgilerin bu şekilde zor ulaşılan şeyler olması bu bilgiyi kullanan insanların AYRICALIK sahibi olmasını da beraberinde getirmektedir.

 

Hangi türden olursa olsun her bilgi doğru bir şekilde elde edilirse, doğru yere konulursa, doğru bağlarla bağlanırsa değerlidir. Bilginin DOĞRU ile alâkasının kesilmesi bilgiyi sadece yıkıma dönüştürecektir ve nitekim dönüştürmüştür de.

 

Bilginin DOĞRU ile alakasının kesilmesi bilinçsizlik veya bilgisizlikten dolayı değildir. Bilginin “doğru” ile bağını kesen tek şey MAZERETLER yani “AMA”lardır.

 

Meselâ, “İNSAN ÖLDÜRMEK ÇOK KÖTÜDÜR.” cümlesini bir bilgi olarak ele alalım. Bu bilginin yanlış bir bilgi olduğunu söyleyebilecek tek bir insan yoktur. “Fakat tüm insanlığın doğruluğunda ittifak ettiği bu bilgi neden geçerlilik kazanmamakta ve her zaman İNSAN İNSANI ÖLDÜRMEKTEDİR?” şeklinde bir soru sorsak, bu soruya verilecek cevap cümlesi kesinlikle “EVET, İNSANIN İNSANI 

 

ÖLDÜRMEMESİ GEREKTİĞİ DOĞRUDUR AMA...” şeklinde başlayacaktır.

 

İşte bu durum tek başına akıl sahibi olmanın bilginin doğru kullanılmasında yeterli olmadığını göstermektedir.

 

Biraz önce her bir şeyi bağlayan şeye “BAĞ” denilemeyeceği gibi HER BİR BİLGİYİ ALAN AKLA DA “AKIL” DENEMEYECEĞİNİ belirtmiştik. Hem bağın hem de aklın doğru olabilmesinin tek yolu bilginin doğru bir şekilde bağlanmasından geçmektedir.

 

Meselâ, bir hayvanın boğazına geçirilen ve kafasını oynatmasına bile müsaade etmeyen bir ipe “BAĞ” ya da “GEM” denmez.

 

İnsanın ellerini ve ayaklarını arkadan domuz bağı ile bağlayan İPE de “bağ” denmez.

 

Bir şeyin ‘AKL’ yani “bağ” olabilmesi ancak ve ancak bağlanan şeyin kendisine ve başkasına zarar vermeyecek şekilde ve diğer varlıklar gözetilerek yapılması ile mümkündür.

 

Bir bilginin değerli olması da o bilginin varlıklarla bağlarının gözetilmesi ile mümkün hale gelmektedir.

 

Çünkü HİÇBİR BİLGİ BİR DİĞER BİLGİDEN BAĞIMSIZ DEĞİLDİR.

 

Varlığın tamamı, görünür veya görünmez, bilinir ya da bilinmez bağlarla birbirine bağlıdır. Her bir varlığın bilgisi de işte bu bağlar sayesinde var olabilmekte ve varlığına devam edebilmektedir.

 

Okyanusların dibindeki zifiri karanlıkta yaşayan bir varlığın güneşle hiçbir görünür bağı olmamasına rağmen varlığının devamı güneşe bağlıdır.

 

Ağaç toprağa, toprak suya, su rüzgâra, rüzgâr sıcağa, sıcak ağaca bağlıdır. Bunlardan bir tanesinin olmaması durumunda hepsi de anlamını yitirecektir. Devasa bilgi yığınları olsa da hiçbiri bir işe yaramayacaktır.

 

Her bilgi böyledir.

 

İşte böylesine birbirine bağlı varlıkların içindeki bilgilerin doğru bir zemine oturması tüm bu bağların gözetilmesi ile mümkündür.

 

Nasıl ki bir ayakkabının iki yakasını bir araya getiren ayakkabı bağının doğru bir bağ olabilmesi ayakkabıdaki deliklerden doğru bir sıralama ile ve doğru bir şekilde geçmesi ile mümkünse bilginin de aynı şekilde olması gerekmektedir.

 

Aslına bakılırsa insanın etrafını saran varlıkların bilgiyi bu şekilde elde ettiği gayet açıktır.

 

İnsanlık tarihi boyunca elde edilen bilgiler daima insan türünün sadece alışkanlık temeline yaslanarak oluşturduğu yaşam biçimleri içinde konuşlandırılmıştır. Elde edilen bilginin değeri de işte bu yaşam biçimlerine UYUMLU olup olmaması üzerinden belirlenmiştir.

 

İnsanlık tarihiyle ilgili seküler veya dini kaynaklardan gelen tarihi bilgileri temel aldığımızda bile toplumların her zaman doğru bilgileri dışladığı görülecektir.

ÇÜNKÜ insanların oluşturdukları toplumlarda değil doğru bilgi, BİLGİ bile temel alınmamıştır.

 

Toplumların hemen hepsinin temelinde KORKULAR ve güdüler vardır. İşte korkuları ve güdüleri temel alan toplumlarda kazara karşılaşılan doğru bilgiler bir tehdit unsuru sayılmışlardır.

Çünkü toplumlar bilginin doğruluğunun ölçüsünü KENDİLERİ İLE UYUMLU OLMASI ÜZERİNDEN BELİRLEMİŞLERDİR.

 

MESELÂ, yaşadığımız çağda insanlığın doğruları, sahip olunan yaşam biçimlerine uygunluğu, bu yaşam biçiminin devamlılığına katkısı ile belirlenmektedir.

 

Bu yaşam biçimlerine uyumlu olmayan her bilgi yanlış ve tehlike olarak görülmektedir.

 

Günümüz dünyasında çağdaş(!) yaşam biçimlerini tercih etmiş ve hatta bu yaşam biçimini hayat gayesi olarak içselleştirmiş toplumları yöneten sistemler, o sistemle amacına daha kolay 

 

ulaşabileceğine İMÂN etmiş insanlara imân edilmiş hedefler doğrultusunda hizmet etmektedir.

 

Bir sistemin meşruluğu, kendisine göre yaşayan insanlarla aynı hedefe yönelmiş olması ile bilinmektedir.

 

Meselâ, MAL, MÜLK EDİNMEYİ HAYATIN EN GEÇERLİ GAYESİ HALİNE GETİRMİŞ İNSANLARLA BU İNSANLARIN HAYATINI DÜZENE KOYAN SİSTEMLER ÇATIŞIRSA O SİSTEM MEŞRÛLUĞUNU YİTİRMİŞ DEMEKTİR.

 

Sistemler gökten zembille inmezler ve varlıklarını CEBR ile sürdüremezler.

 

Sistemlerle o sistemlerde yaşayan insanların aynı hedefe kitlenmiş olmaları şarttır.

 

Bu açıdan her sistem aslında halkın aynasıdır.

 

Sistem ve insan ilişkisine doğru bir şekilde bakacak olursak insanlar sistemlerin avucuna düşmüş zavallılar değil, tam tersi sistemler insanların vahşiliğini isteksizce yerine getirmek zorunda kalanlardır.

 

Meselâ, biz adına “Türkiye Cumhuriyeti” denilen bir sistemde yaşıyoruz. Bu sistem, halkın genel beklentilerine ve yaşama gayelerine ve hatta var olma temellerine göre davranmak, buna göre şekillenmek zorundadır.

 

Diyelim ki bu sistemi yönetenler düşündüler, taşındılar, araştırdılar ve en sonunda hem kurulan sistemin hem de insanların hayat gayelerinin yanlış olduğunu gördüler. Hatta diyelim ki Kur’an’ın önerdiği yaşam biçiminin en doğrusu olduğunu da öğrendiler. Bunun üzerine doğru gördükleri yaşam biçimlerini hedef alarak kanunlar çıkarmaya başladılar. Acaba kaç kişi sistemi yönetenlerin DOĞRU yaptığına karar verir?

 

Diyelim ki sistemi yönetenler doğru yaşam biçiminin her şeyden önce birbirine sımsıkı bağlarla bağlanmış varlıkların dikkate alınması ile başladığını söyleyip tabiata, suya, havaya, bitkiye, hayvanlara zarar veren her şeyi yasakladılar. Acaba kaç kişi bunlara “doğru yaptınız” der?

 

Diyelim ki sistemi yönetenler insanın BİRİKTİRMEYE dayalı kapitalist bir hayatı değil de bölüşüme dayalı bir hayat sistemini tercih etmeleri gerektiğini söylediler ve buna uygun düzenlemeler getirdiler, acaba kaç kişi biriktirdiklerinden ve birikime dayalı hayat anlayışından vazgeçer?

 

Diyelim ki sistemi yönetenler devletin gelirlerinin her iş yapana ortak olarak değil de iş yapan insanların bağışları (zekât) ile olacağını söylediler ve tüm vergileri kaldırdılar... Acaba kaç kişi böylesi bir devlete zekât verecektir?

 

Diyelim ki sistemi yönetenler İNSAN EĞİTİMİNİN TÜKETİMDEN DOĞAN MESLEKÎ AÇIKLARI KAPATMAK VE TÜKETİMİN DEVAMINI SAĞLAMAK İÇİN OLMAYACAĞINA KARAR VERDİLER. Olması gereken eğitimin İNSAN kalitesini temel alması gerektiğini söyleyerek tüm dünyanın tersine bir eğitim programı düzenledirler... Acaba kaç kişi çocuklarının böylesi bir eğitim almasına rıza gösterir?

Sistemler içinde yaşayan insanlar kendilerini zavallı konumuna sokarak hep onları suçlamışlardır. Bu suçlamalar adalet isteğinden değil, sistemin onlara istediklerini vermemelerinden kaynaklanmaktadır. İnsanlara göre devleti yöneten sistem kapitalisttir. Oysa tam tersidir.

 

“İnternetin fişini çekeceğim çünkü şeytanlar bu yolla sizi manipüle etmektedir.” diyen bir sistemin yaşaması mümkün bile değildir.

 

İşte böylesi bir yaşam biçimini yaşayan insanlar ulaştıkları bilgilerin doğruluğunu ve yanlışlığını sahip oldukları bu yaşam biçimlerine uygunluğu ile ölçmektedirler. Bu yaşam biçimlerinde her şeyin işlevini PARA belirlemektedir.

 

Meselâ, her insanın kendisini tedavi edecek doktora bilâ bedel ulaşması İNSAN HAKKIDIR... Sadece o da değil, insan hayatının vazgeçilmezi olan her şeyin ücretsiz olması gerekmektedir.

 

Böyle bir yaşamın kabul edilmesi durumunda acaba kaç kişi DOKTOR olmak için uğraşır?

 

Câmilerde imamlık yapmanın bir ücrete tâbi olmadığını söylese acaba kaç tane câmi yapılır?

 

İşte tam da böylesi bir dünyada insanın ilerlemesi olarak görülen İNTERNETİN ücretsiz olduğunu bir düşünsek acaba kaç kişi ücretsiz olan bu sisteme bilgi aktarır, acaba kaç kişi o sistemin devamlılığını sağlamak için çaba sarf eder?

 

Bu şekilde yaşayan insan internet üzerinden edindiği bilgiyi İŞTE BU HAYAT ANLAYIŞININ İÇİNE YERLEŞTİRİR VE ONA GÖRE DEĞER BİÇER.

 

Bu yolla her bilgiyi kolay ulaşılabilir hâle getirmek bilgiyi daha değerli hâle getirmemekte tam tersi bilgiyi sadece ticari bir metâ haline getirmektedir.

 

Vesselâm.

Google+ WhatsApp