Bilgi Su Gibidir

Bilgi Su Gibidir

Yüce Allah’ın gönderdiği ‘öğreti’, Kur’an’ın birçok yerinde suya benzetilir. O öğretinin de tıpkı suyun ölü toprağı canlandırması gibi bir canlandırıcı etkisi olduğu söylenir.

Yine Kur’an’ın birçok yerinde Yüce Allah’ın öğretisinin kalbe (Arapçadaki kalp) indirildiği, o öğretiyi kalplerin akıl edeceği, fıkh edeceği, tezekkür edeceği, tedebbür edeceği söylenir. Yine Kur’an’ın birçok yerinde kalplerin (Arapçadaki kalp) onunla mutmain olacağı, onunla ürperip yatışacağı ve onunla doğru çalışacağı bildirilir.

 

Yine Kur’an’ın birçok yerinde FUAD’ın onunla kararlı hâle geleceği, sâbit hâle geleceği bildirilir. Bu sâbit olma hâli “onu ilke edinme” hâlidir. Çünkü sâbitlik sadece doğru ilkelerle olur. Yine Kur’an’ın birçok yerinde ister iyi ilkeler olsun ister ilkesizlik olsun akıllı varlık türlerinin edinilen bu ilkelere göre SUDÛR sahibi oldukları bildirilir.

 

KALB, FUAD VE SUDÛR... Bu üçünün çalışmasında, oluşmasında ve kişilik kazanmasında tek etken bilgidir. Daha başka bir cümle ile ifade edecek olursam KALP, FUAD ve SADR bilginin girdiği, süzgeçten geçirildiği, eğrisinin doğrusunun ölçülüp tartıldığı, doğru olanların ayıklanıp ilke hâline getirildiği ve bu ilkeler üzerinden KİŞİLİK edinildiği KAPTIR.

 

Hangi tür bilgi olursa olsun insan türü bilgiyi bu üçlü mekanizmadan geçirir. Tâbir-i câizse bu üçü fabrika; bilgi de bu fabrikanın işlediği ham maddedir. En sonda çıkan mâmul ise insanın besinidir. İnsan, bu makinalardan geçen besini yer ve bir kişilik oluşturur.

 

Bu süreçlerden mutlaka geçmesi gereken bilgi, o makinalar ne üretirse ona göre şekil alır. Fabrikaya tek ham madde gelir, BİLGİ: Fabrikanın bir ucundan giren bilginin ‘et’ olduğunu farzedelim. Fabrikaya ‘et’ olarak gelen bilgi bu makinalardan geçerek ya eşi benzeri görülmemiş bir sucuğa ya da kedi köpek mamasına dönüşecektir.

 

Peki, bu etin sucuk mu kedi-köpek maması mı olacağına makinalara girmeden mi karar verilir, yoksa işlem sırasında mı karar verilir?

 

Elbette ki daha makinalara girmeden karar verilir. Gelen etin ne eti olduğu, kalitesinin ne olduğu o eti gönderen göndericiye bağlıdır. Bilginin kaynağı ile alâka ne ise et de ona göre ya sucuk ya da köpek maması olacaktır.

 

İnsan annesinden doğarken bir takım bilgilerle doğar. Bunlara literatürde HUDURÎ (hazır) BİLGİ denir.

 

İnsan; nefes alma, yeme-içme, yediğini çıkarma, çiğneme, emme, yutma, ses çıkarma vs. gibi bilgileri sonradan öğrenmez. İnsan annesinden bunları öğrenmiş olarak doğar ama hiç kimse varlıklar arasında ayrım yapma bilgisi almış olarak doğmaz. Ses çıkarma kabiliyetiyle doğan her insan; annesinden bir dili konuşur hâlde doğmaz. Görme kabiliyetiyle doğan her insan; renkleri, cisimleri, varlıkları fark edecek şekilde doğmaz. İnsanın aldığı HUDURÎ BİLGİLER insanın insan olması için gerekli ama tek başına yeterli olmayan bilgilerdir. İnsanın insan olması için anne karnında hazır bulduğu bu kabiliyetleri yapısına (fıtratına) uygun besinlerle beslemesi gerekmektedir. İşte o besin BİLGİDİR. Her durumda insanı insan yapacak bilgi dâima dışarıdan gelen bilgidir.

 

İşte dışarıdan gelen bu bilgi; KALP, FUAD, SADR mekanizmasına ham madde sağlayan tedârikçiler eliyle sağlanır. Bu tedârikçiler ilk başlarda anne, baba, aile, çevre, toplum vs.dir ve insan genelde bunlarla ilgili seçim yapamaz hâldedir. Yani tedârikçilerin verdiği ham maddenin iyi mi kötü mü olduğuna kendisi karar veremez. Bu dönem içinde bir nevî tüketicidir.

 

Fakat artık irâde kullanıp seçim yaşına geldi mi artık ham maddeyi kimden alacağına kendi karar vermeye başlar. Fakat her hâlükârda ham madde hep dışarıdan gelir.

 

İşte, kimin ham madde tedârikçisi olacağına veya ham maddeyi kimden ne kadar alacağına karar veren insanın kendisidir. Bir mümin için AKIL, FUAD vs SADR mekanizmasına ham madde sağlayacak tek tedarikçi vardır: KUR’AN.

 

Fakat Kur’an’ın insan türünün kaldırmadığı, kabul etmediği ve belki de hiç kabul edemeyeceği “kötü bir şartı vardır”.

 

O da şudur: Kur’an; ham madde vereceği fabrikanın ilk önce tüm makinalarının denetimden geçmesini, kendi belirlediği Kur’an standartlarına göre makinaların kaba ve ince ayarlarının yapılmasını, makina tasarımının kendi belirlediği standartlara göre şekillenmesini, makinaların günlük, haftalık, aylık, yıllık, ömürlük periyodik bakımlarının yapılmasını ve bunların hepsinin de YETKİLİ SERVİS eliyle yapılmasını şart koşmaktadır.

 

Tek şartı budur. Onun tek isteği; verdiği bilginin zâyi edilmeden, murdar hâle getirilmeden, kokutulmadan, kalitesi düşürülmeden birinci sınıf bir mâmule dönüştürülmesidir.

 

Bu fabrikaya ham madde sağlayan milyonlarca TEDARİKÇİ, verdikleri ham madde karşılığında mutlaka bir bedel isterlerken KUR’AN tek bir bedel istememektedir. Yani ham madde hem en üst kalitedir ve ondan daha kalitelisi yoktur ve hem de BEDAVADIR.

 

Çünkü Kur’an, fabrikaya sağladığı ham maddeyi son derece hijyenik şartlar altında sağlamakta ve o ham maddeyi hiç kimsenin elde edemeyeceği bir SU ile yetiştirmektedir. Kur’an’ın üretme çiftliklerinde yetişen her bilgi eşsizdir. Çünkü o bilgilerin tamamının ana kaynağı olan SU, hiçbir suya benzememektedir.

 

Biraz önce Kur’an ham madde verirken şart koşar dedik ya, bu şartın olup olmadığını sadece insanın beyânı üzerinden kabul eder. Eğer fabrika sahibi “benim makinalarım on numara, hiçbir arızası yok, bakımlarını düzenli yaptırıyorum, arıza verince servis çağırıyorum” derse Kur’an ona inanır ve ham maddeyi verir çünkü ham madde bedavadır. Verir vermesine ama uyarısını da yapar: “Bak insan, beni kolayca kandırabilirsin. Çünkü ben sana inanırım. Makinaların bozuk olduğu hâlde bana ‘on numara makinam var’ diyebilirsin, kir pas içindeki fabrikana ‘hijyenik’ diyerek beni kandırabilirsin fakat beni kandırman bana zarar vermez, çünkü bendeki ham madde, vermekle tükenen bir ham madde değil. Ama sen zarar görürsün. Birinci sınıf ham madde olduğunu, hatta ham maddeyi benden aldığını söyleyerek mâmullerinin de birinci sınıf olduğu izlenimi oluşturabilirsin. Fakat makinaların düzgün değilse sonuçta elde edeceğin mâmul seni de başkalarını da zehirleyebilir. Ham madde bendendir diye onun hiç bozulmayacağını zannetme. Ham madde bende olduğu müddetçe bozulmaz evelallah, ama malzeme sana geçince dikkat et, bozulabilir. ‘Birinci sınıf sucuk’ diyerek makinalarının arasında dolaşan farenin etini yedirebilirsin. Hatta makinalarından sızan yağları yalayan kedi ve köpekleri bile buna karıştırıp insanlara zarar verebilrsin.” der.

 

İşte Kur’an ile karşı karşıya kalan mümin, eğer AKLININ, FUADININ SADRININ dört dörtlük olduğunu sanarak Kur’an’ın âyetlerini işleyip birinci sınıf bir mâmul elde edeceğini zannederse önünde sonunda elinde bir mâmul olur, üzerinde ‘birinci sınıf ham madde’ damgası da olur ama içeriği asla birinci sınıf olmaz.

 

Kur’an’ın verdiği hiçbir bilgi, KALBİ HASTALIKLI olanların birinci sınıf mâmul elde edebileceği bir bilgi değildir.

 

Bugün Kur’an’dan ham madde alan her mümin kendisinde hiçbir hastalık, hiçbir ârıza, hiçbir aksama olmadığı varsayımı üzerinden bilgi almaktadır.

 

Hiç kimse kendisinde bulunan AKIL, FUAD ve SADR mekanizmasını en azından bakımdan geçirme isteğinde bulunmamaktadır. İnsan hangi durumda olursa olsun çala kalem Kur’an’a dalıp oradan en güzel ham maddeleri alıp birinci sınıf ürün elde edebileceğini sanmaktadır.

 

OYSA; birinci sınıf ham maddeden birinci sınıf mâmul elde etmenin tek yolu vardır: İLKELER. 

 

Yoksa her akıl; akıl yürütür, fikir çıkarır, önermede bulunur, kıyas yapar, sonuca varır. Mesele sadece KALP, FUAD ve SADR mekanizmasının çalışır hâlde olması değildir. MESELE, bunların KUR’AN standartlarına uygun çalışmasıdır.

 

En başta ‘su’ örneği verdik, ‘et’ misâli ile devam ettik. Evet o ham madde ‘et’ değil ‘SU’DUR... KALP, FUAD ve SADR ise o suyun içine girdiği ve şeklini aldığı KAPTIR. Eğer o mekanizma hastalıklıysa, içinde mikrop varsa, bakterilerden arınmamışsa o kabın içine konulan su dünyanın en güzel suyu da olsa, o su çok kısa zamanda asıl kimliğini yitirir ve bambaşka hâle bürünür.

 

Kalp; suyu alır, analizini yapar ve onu sağlıklı bulursa fuad’a gönderir. Kalpten gelen bilgiyi alan fuad, o suyun standartlarını sâbit hâle getirir. Artık SADR onunla SAHİBİNE HAYAT VERİR.

 

AMMAA... Su; dünyanın en kaliteli suyu olduğu hâlde suyun analizini yapan kalbin bizzat kendisi hastalıklıysa bu durumda kalbin “sağlıklı” dediği ama aslında içi mikrop yuvasına dönmüş bir suyu kalp FUAD’a yollar. Ve fuad da o suyla sadr’ı sular.

 

Çünkü hastalıklı kalbin ‘sağlıklı’ diyeceği su, içinde mikrop olan sudur. Kendisine mikroptan arındırılmış bir su gelirse o hastalıklı kalp “bu su mineral yönünden son derece fakir, onu minerallerle zenginleştirmeden sağlıklı olmaz” diyerek mineral dediği mikrobunu suyun -yani bilginin- içine katar ve bilgiyi tanınmayacak hâle getirir. Kalbin ‘sağlıklı’ dediği suyu alan fuad, sadrı bununla sular ve sadr yavaş yavaş ölür.

 

Bir mümin, KUR’AN’DAN kendisine gelen o bilgiyi daha kalbine sokmadan, daha hiçbir işleme tâbi tutmadan o bilginin dünyanın en kaliteli ‘suyu’ olduğuna karar vermelidir. Burada düzeltilmesi gereken şey su değil KALP’tir.

 

Bir mümin her şeyden önce, suyu şekillendiren kalbinin mikroplardan arınıp arınmadığını kontrol etmeli, o suyun berraklığını bozmadan nasıl Fuadına göndereceğinin hesabını yapmalı ve sadrını suladığı sudan değil, sadrına gelene kadar o suya bir pislik karıştırıp karıştırmadığından dâima şüphelenmelidir.

 

Bilgi ister Kur’an’dan gelsin ister başka yerden, eğer KALP, FUAD ve SADR üçlüsü Kur’an standartlarına göre çalışıyorsa o bilgi kesinlikle doğru işlenecektir.

 

Yok, eğer KALP, FUAD ve SADR üçlüsü hastalıklı bir şekilde çalışıyorsa bu hastalıklı mekanizmanın sahipleri, mekanizmaları pislik yuvasına döndüğü hâlde kalkıp şunu diyeceklerdir:

 

Bakara 2/11

وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِۙ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ ﴿١١

Ve-izâ kîle lehum lâ tufsidû fi-l-ardi kâlû innemâ nahnu muslihûn(e)

 

ONLARA, “O YERDE FESAD (mikrop, temiz olanı bozan) OLMAYIN” DENDİĞİ ZAMAN, “Ne münâsebet, biz öyle değiliz. BİZ SADECE MUSLİH’İZ (hâlis/muhlis/arı-duruyuz).” derler.

 

Aslına bakılırsa bugün kendisini ‘müslüman’ sayan herkes, söz olarak demese de tavırlarıyla NAHNU MÜSLİHUN demektedir. Çünkü hiçbir şekilde kendisini hastalıklı saymamaktadır.

 

Meâl ve tefsir yazarları ise yaptıkları çalışmalarla “hastalıklı olanlara aşı yapıyorum” diyerek ‘aşı’ adı altında daha fazla ‘hastalık’ şırınga etmektedirler.

 

Bugün oluşmuş bütün İslâmî düşünce biçimleri işte bu ‘aşılar’ sonucunda oluşmuştur. Kur’an’ın kavramları, kelimeleri ve cümleleri işte bu ‘aşılar’ sonucunda zihinlerde anlam

kazanmıştır.

 

İşte günümüzdeki her kalp, bu aşıların belirlediği şekilde çalışmaktadır. ‘Hastalığa çare’ diye sunulan her aşı, hastalığı daha da azdırmış, daha da fazla mutasyona uğratmış, mikropları daha da dirençli hâle getirmiştir.

 

Bugün, eğer bir mümin Allah’a teslim olmak ve ölü canlara hayat verip hastalıklardan ve mikroplardan arındıran KUR’AN SUYUYLA yıkanmak, tertemiz olmak istiyorsa önce kalbine

baksın, önce kalbini KUR’AN’IN standartlarına uygun hâle getirsin.

 

Bunu nasıl mı yapacak? SADECE VE SADECE İLKELERLE. Herşeyden önce karşısındaki sözün İLKELİ BİR İLÂHIN İLKELİ SÖZÜ OLDUĞUNU BİLECEK. BUNU İLKE EDİNECEK.

 

“BU SÖZ, BU KELİMELER, BU CÜMLELER; benim üzerinde fikir jimnastiği yapacağım, yan gelip yatarak ileri-geri düşünce geliştireceğim sözler değildir.” diyecek. Ona yaklaşmanın ondan faydalanmanın onunla temizlenmenin tek yolunun İLKELER olduğuna imân edecek.

 

Sözün ilkesine uyacağı gibi, sözün insana zorladığı SELİM KALP ilkesine de imân edecek. “Kalbi selim olmayanın fikri de selim olmaz” ilkesine iman edecek, BU SÖZ AN-LA-MAK İÇİNDİR. ONUN ANLAŞILMASI İSE ONA HİÇBİR ŞEY EKLEMEMEK, ONDAN HİÇBİR ŞEYİ EKSİLTMEMEKTİR.

 

Bu sözün her bir kelimesi dalındaki meyve gibidir. O meyvelerin hiçbir şeyini insan türü dizayn etmemiştir. Nasıl ki Yüce Allah bir meyve için “Ey insan! O meyveyi bozma, kopar ye; gıda olsun, şifa olsun diye ye; aksırıncaya, tıksırıncaya kadar ye. AMA O MEYVEYİ BOZMA. Daha renkli, daha ticarî olsun diye o meyveyi HORMONLAMA.” diyorsa KUR’AN için de aynı şey geçerlidir.

 

Al, sana, hiçbir şeyini senin oluşturmadığın, gökten kucağına düşen kelimeler. Ye, beslen, en sağlıklı ol, faydalan. Ama daha renkli, daha ticarî olsun diye bunu HORMONLAMA çünkü bu ‘hormon’ herkesten önce SENİ BİTİRİR. O tertemiz suyun içine bir şey katma, kalp sahibisin diye hastalıklardan ârî olduğunu sanma. Kalp, bilginin (suyun) içine girdiği kaptır. Sen suyun güzelliğinden endişe etme, o suyun güzelliği EN GÜZEL’E aittir. Sen o suyu koyacağın KALBİNE BAK!

 

Kalbini temizlersen, mikroplardan arındırırsan, o kalbe giren Kur’an suyu Fuad’ının standartlarını çok yükseğe taşır. Öyle kaliteli bir fuadın olur ki dokunsan bereket yağdıran yağmur olur. O yağmurla sulanan SADR ise KÖKLERİ YERDE, DALLARI SEMÂDA, DÜNYANIN EN TATLI MEYVELERİNİ VEREN KOCA BİR AĞAÇ OLUR. Gelen yesin, giden yesin; merak etme, bu ağacın meyvesi, yedikçe çoğalan bir meyve olur.

 

Çünkü bu ağacı aşılayan, KUR’AN’I GÖNDEREN YÜCE ALLAH’TIR.

 

elhamdulillahi rabbil alemin.

 

VESSELÂM.

Google+ WhatsApp