Belirsizlik Çağında Duruş Sahibi Olmak

Belirsizlik Çağında Duruş Sahibi Olmak

Tevhit inancını benimseyenler zamanın girdaplarında oradan oraya savrulmayacak güçlü sabitelere tutunduğu sürece, zamanın ruhunun ardına takılan değil zamana ruhunu veren yürüyüşünü sürdürecektir.

İsa Özçelik / Her Taraf

Tarih diye okuduğumuz ya da vesikalara dayalı gerçekler diye kabul edip çoğunlukla sorgulamaya tabi tutmadığımız nice bilginin, galiplerin gözüyle yazılmış taraflı kanaatler olduğunu genellikle gözden kaçırırız. Aslında içinde yaşadığımız dönemle ilgili bize sunulan tablolar için de benzer bir durum söz konusudur.

Bize servis edilen veriler, egemenlerin çok yönlü operasyonundan geçerek son halini almaktadır. Bazıları internet çağının ve sosyal medya kullanıcılığının geçmişteki enformasyon tekelini kırdığını ve halkların gerçek bilgilere bu kanallardan ulaşabileceğini ileri sürebilir. Ancak bu tür aceleci, iyimser yorumların gerçeklerle örtüşmediğini ve bilişim kartellerinin ellerindeki veri ve bilgi gücünün yeni dünyanın savaş makinalarına nasıl dönüştürüldüğünü hep beraber müşahede ediyoruz.

Aydınlanma sonrasında dünyaya hâkim olan modernist aklın kesin ve keskin doğruları(!) insanlığa; özgür, güvenli ve refah içinde adil bir hayatı vadetmişti. Ancak çok geçmeden yerküre sömürü, savaş, kan ve gözyaşlarıyla dolup taştı.

Yaşanılan acı tecrübeler esaslı bir özeleştiriyi zorunlu kıldı. Hakikatin tekelini dinden/tanrıdan alıp akla/insana vermekle sorunlar çözülemiyorsa o zaman “hakikatin kendisinden kurtulmak” makul bir seçenek olarak dillendirilmeye başlandı. Özgürlüğün yolu hakikatin tekelleşmesinden değil çoğullaşmasından geçecekti. Aslında hakikat diye bir şey yoktu veya herkesin hakikati kendisineydi.

Postmodern sanatçıların ve düşünürlerin modernizm eleştirileri, görecelik merhalesini de aşarak postmodernizmin en önemli vasfı olan belirsizliği doğuracaktı. Bu belirsizlik nihilist bir kaçış ya da hippivari bir umarsızlığa yaklaşsa da, ortaya çıkardığı sonuçlar renksiz bir hegemonyayı işaretliyordu.

Kesin, keskin ve katı doğrular yerlerini sıvı, akışkan ve yumuşak söylemlere bırakmıştı. Ancak bu akışkan söylemler katı ideolojilerden çok daha fazla nüfuz ediyordu insana. Belki çok somut dayatmalar yok gibiydi ancak nefes almakta bile zorlanıyorduk. Bu renksiz, kokusuz, sıvımsı, yapışkan olgu, gaz olup buhar olup hücrelerimize kadar girip bizi her yönden kuşatıyordu.
Sabiteler en büyük tehlikeler olarak mimlenmişti. Kalıcı bağlar kurma anlayışı ise kabul edilemezdi.
Değişmez bir sabite ile bağ kurarak hayatı okumaya çalışmak düşmanlaştırılırken; her an değişen, dönüşüp başkalaşan bir merkezsizliğe boyun eğip bağımlı kalmak tek çıkar yol olarak insanlara dayatılıyordu.

Tekil olarak peçe dahi kişisel/ yerel bir olgu olarak çoğulcu hegemonyanın iktidarında hizmete sunulma şansına sahip olup kısmen de olsa kendine yer bulduğu algısı oluşturulurken, aynı zamanda tümel olarak mahremiyet anlayışı bir tabu olarak tanımlanarak dini ve ahlaki tüm kabuller göreceli hale getiriliyordu.

Tekil/yerel kabul edilen olgular, tümel olduğu varsayılan hegemonyaya boyun eğmezse çoğulcu hoşgörü(!) onu bir anda terörize ediyordu.

İdeolojiler çağının, hayatı kesin çizgilerle bölen ve toplumsal hayatı hazır şablonlara göre planlayan formel yapısını baskıcı ve tek renkli bulan yeni nesiller, postmodern çağın çoğulcu söylemine sempati duydu.

Artık neredeyse hiç kimsenin bigâne kalamayacağı sanal dünya (namı diğer dijital evren) hayatı domine eden en güçlü aktör olma yolunda ilerliyor. Nereye evirileceği çok da öngörülemeyen bu mecra, kendini kurgulayan odakların planlarını daha şimdiden çoktan aşmış gözükmekte. Bahse konu olan olgu bu hızla gelişimini sürdürmeye devam ederse; birilerinin zannettiği gibi fişi çekildiğinde işlevsiz kalacak bir sonuca teslim olmaktan ziyade kendi geleceğini kalıcı kılabilecek karmaşık bir varoluş ağını kurma yolunda ilerliyor.

Postmodernizmin belirsiz çoğulcu yapısı ile internetin sonsuzluğa açılan sanal alemi arasında doğrudan bir ilişki var. Birkaç büyük teknoloji şirketinin süper zeki mühendisleri ya da üst aklın insanlığı algoritmalarla yönetiyor olma meselesine indirgenemeyecek bir belirsizlik insanlığın geleceğine renk/sizliği vermeye başladı bile.

Bu endişeler daha çok post-postmodernizm ya da post-truth öngörüleriyle ilgili gözükebilir. Türkiye gibi ülkelerinse genel olarak postmodernizmin, sosyokültürel sonuçlarıyla daha yeni yüzleştiği düşünülebilir.

Ancak uzun süredir ifade edilen hız çağına daha yeni başladıysak, önümüzdeki dönemde değişimin hızını ve dönüşümün boyutlarını öngörmek çok zor olacaktır.

Yukarıda değinilen konular dünya nüfusunun büyük çoğunluğu için günlük hayata dokunmayan bilim kurgu filmlerine ait fantastik düşünceler olarak görülebilir. Ancak ülkemiz dâhil pek çok yerde
postmodernizmin belirsizliğinin yaygın etkisini görmemiz mümkündür.

Bahsedilen etki, geçmişte tanık olduğumuz küreselleşme dalgalarının oluşturduğu dönüşümlerden çok daha büyük kırılma noktalarına işaret etmektedir.

Gençlerin varlıkla bağ kurması için belirli süreçleri yaşaması gerekmektedir. Doğal seyrini kaybeden hayatın döngüsü onları bu fırsattan mahrum bırakmaktadır.

Dinleme, öğrenme ve eğitim kulvarlarında odaklanma sorunu yeni nesillerin en kronik meselesi haline gelmiştir. Kadın erkek, çocuk yetişkin davranışları arasındaki farklar belirsizleşmiştir. Sosyal ilişkilerde tahammül sınırları asgari seviyeye inmiştir. Sadakat; ilkel bir duygusallık, aşılması gereken bir ayak bağı olarak görülmektedir. Vefa duygusu kaybolmuştur. Aslında insani bir haslet olan “duygu” silikleşmeye doğru bir seyre girmiştir.

Aile gibi toplumsal kurumlar ise özgürlüğü kısıtlayan mekanizmalar olarak algılanmaktadır.
‘’Toplumsal cinsiyet’’ hamleleriyle; cinsiyet fıtri kökenlerinden koparılıp, akışkan cinsiyet kavramıyla daha belirsiz bir hale getirilmektedir. Turing testini geçmeye aday yapay zeka donanımlı robotik varlıklar ve genetiğiyle oynanmış hayvanlarla insan arasındaki sınır her geçen gün daha fazla bulanık hale gelmeye başlamaktadır.

Gerçekle sanal arasındaki ilişki daha girift bir hal almaktadır. Hayaller ve gerçeklik arasındaki aralık çok hızlı bir şekilde kapandıkça, sanal dünya ile gerçeklik arasındaki gerilim daha da azalmaya başlamıştır. Dünya öyle gelişmelere gebe ki; gerçeklik hayallerin peşine takılmıştır, sanallık gerçeklikten daha sahici ve cazip bir konum kazanmıştır.

Sosyal medya platformları, bireyleri çok kimlikli/kimliksiz yapma görevini üstlenmektedir. Kullanıcılar bu platformlarda onlarca maskeyle sörf yaparak şehvetin kölesi haline gelirken, özgürlüğün zirvesine çıktığını zannetmektedir. Hayatla sanal dünya arasındaki belirsizliği ya da gerçek varoluşla simülasyon arasındaki farkı kesin bir şekilde açığa çıkaran ölüm olgusu dahi anlamını yitirmiştir. Ölüm; hayatı zinde tutan, yaşamı anlamlı kılan, yeniden varoluş manifestosu olma hüviyetini kaybetmiştir. Ölüm hayatın en anlamlı gerçekliği ve üzerinde ittifak edilen nadir hakikatlerden biri olma ayrıcalığını da yitirme tehdidiyle yüz yüzedir. Ölümün inandırıcılığı sanal gerçekliğin, dijital ütopyanın gerisine düşmüştür.

İçinden geçilen bu süreçten rahatsız olanların çoğunluğu, zamanın ruhuna uymak retoriğiyle sabitelerinden kolayca vazgeçmek zorunda kalmaktadır. İnsanı ezen, insanlığın geleceğini ipotek altına almaya çalışan küresel çeteyle hesaplaşması gerekenler de zamanın ruhu aldatmacasına nefes vermektedir.

İnsanlığa yeni pencereler açacak İbn’ül vakt terkibi zamane çocuğu olma, çağa ayak uydurma şeklinde betimlenerek yanlış yorumlanmaktadır. Hâlbuki bu kavram, erbabınca daha farklı anlamlarda kullanılmıştır. İbn’ül vakt olmak; geçmişin sıkıntı ve yüklerinden ya da geleceğin beklenti ve endişelerinden insanın azade olup, bulunduğu vaktin sorumluluğunu üstlenmesi şeklinde anlaşılmalıdır.

Buradaki kritik nokta meşruiyet zeminini kaybetmeden sabiteler ve değişkenler denklemini doğru şekilde kurgulayabilmektir. Böyle bir yorumlama bize yaşadığımız konjonktüre teslim olmak yerine, küresel hegemonyanın hakikat dışı dayatmalarına karşı koyacak bilinci sağlayacaktır. Ancak böyle bir sorumluluk bilinci, istikamet üzere bir duruşu mümkün kılabilecektir. Her devrin adamı olan ve çıkarı için türlü renklere bürünen kişiler istenilen duruşu ortaya koyamazlar.

Ancak kimlik sahibi şahsiyetli insanlar her türlü ayartmaya karşı tutarlı bir duruşu sürdürmek için direnirler. Bu direncin sürekli ve anlamlı olması ise fıtratla uyumlu bir ahlaki donanımı gerektirir. Zira ahlak kişide meleke haline gelen duruşun adıdır. Bundan ötürüdür ki postmodern saldırılar ahlaki değerler üzerinde yoğunlaşmaktadır. İnsanlar göreceli ahlak söylemiyle kimliksizleştirilmeye çalışılmaktadır.

Tasavvuf ehli, İbn’ül vakt olmayı gerekli ama yeterli olmayan bir basamak olarak görmektedir. Arzu edilen merhale ise Ebu’l vakt olmaktır. Ebu’l vakt olmak da, yalnız geçmiş ve gelecekten değil anın
icaplarından da özgürleşme, tümüyle Allah’a bağımlı kalmak şeklinde tasavvufun kendi edebiyatı içinde anlam bulmaktadır.

Hz. Ali’nin “Çocuklarınızı bulunduğunuz zamana göre değil, onların yaşayacakları devre göre yetiştirin.” sözü bu bağlamda anlaşılmalıdır. Çocuklarımız vahiy merkezli bir duruşla, dünyadaki zamansal çemberi aşan ahiret bilincini kuşanarak, dünyayı imar edecek aklı inşa etmekle mükelleftirler.

Tevhit inancını benimseyenler zamanın girdaplarında oradan oraya savrulmayacak güçlü sabitelere tutunduğu sürece, zamanın ruhunun ardına takılan değil zamana ruhunu veren yürüyüşünü sürdürecektir.

İktibas Dergisi

Google+ WhatsApp