Başlayan bitmez!

Başlayan bitmez!


“Hafızamın duvarları geçmişin renklerini bugüne taşıyan tablolarla dolu” dedi sanki onu dinleyen biri varmış gibi, “Ne kendi halleriyle tam olarak hatırlamak mümkün her şeyi ne de büsbütün unutmak, hiç olmamışlar gibi!”

Okuyup bitirdiğimiz dokunaklı bir kitap gibi yaşadığımız her gün, kapağını kapattıktan sonra da içimizdeki fısıltısını duymaya devam ediyoruz.

Bazen herkesin özellikle duymasını istediğimiz yükseklikte bir sesle, her şeyi bitirdiğimizi, yaşadığımız her neyse orada ona son verdiğimizi ilan ediyoruz. Sesimizi başkalarına duyurmak değil derdimiz böyle durumlarda, kendimize duyurmak aslında! Kendimizi ikna etmeye çalışıyoruz bir şeyleri aştığımıza, bütün bütün geride bıraktığımıza. Çünkü içten içe biliyoruz; bitirmek, son vermek, kestirip atmak gibi şeyler pek de elimizde değil. Aşmak dediğimiz şey, hele hele bütünüyle aşmak, aşıyor aslında bizi. Hayatın bir noktasında bir şeyleri sıfırlayıvermek, sonra yola boş bir hafızayla, yepyeni bir başlangıçla, tertemiz bir sayfayla devam etmek... Evet, ne zaman telaffuz etsek kulağımıza hep iyi bir fikirmiş gibi geliyor bu; mümkün mü peki? Değil elbette, yaşamak, hiç kimse için, hiçbir zaman o kadar kolay olmadı. Hayat tortularını dibinde biriktiren bir şey; zihnimize, kalbimize geçmişin yorgunluklarından pıhtılar atan meşakkatlerle dolu bir yolculuk... Sıfırlamak, yeniden başlatmak, tümüyle silip atmak mümkün değil bir kere yaşadığımız şeyleri... Beraber yaşadığımız, iç içe geçen hikayelerle tenine, canına dokunduğumuz insanları, bizi aşağı çeken birer ağırlıkmış gibi söküp atmak, geride bırakıp gitmek mümkün değil... Kimsek o olarak yaşıyoruz ve bu hiç değişmiyor. Ve kim olduğumuz, bu deli ırmağın yatağında kiminle, nasıl, nereden nereye aktığımızla çok yakından ilgili...

“Bütünüyle unutulmaya kimsenin gücü yetmiyor. Bir duvarda iki satır yazı, bir albümde soluk bir resim, bir hafızada silik bir hayal olarak kalıyor istemese de. Bütünüyle unutulmak gibi acıklı bir oyuna kimsenin yüreği dayanmıyor” diyor Oğuz Atay, ‘Tutunamayanlar’da.

Neden çekiyoruz bunca fotoğrafı? Eskiden ayniyle hatırlamak için sadece özel zamanları sabitlemeyi isterdik fotoğraflarda. Şimdi elimizden gelse her anın birer fotoğrafını alıp saklayacağız. Sebebi ne bunun? Her şeyin hızla kendini doğru hatırlatacak berraklıktan mahrum kalıyor oluşundan olabilir mi?

Bir de şunu düşünün; içimizde açılan gediklerden herhangi birini dolduramayan bir hatıra ne hisseder?

Sevdiğiniz birinin yüz hatlarını hatırlamaya çalıştığınızda geçmişten o denli çok hatıra canlanır ki o yüzü, gözyaşları arasından bakıyormuş gibi bulanık görürsünüz. Bunlar hayal gücünün gözyaşlarıdır” diye yazmış Lav Tolstoy, ‘Çocukluğum’ adını verdiği kitabında.

Aralarında bizi gülümsetenler, hatta kahkaha attıranlar olsa da, genelde hüzünle birlikte canlanır hatıralar içimizde. Bu bile geride kalan şeylerin bütünüyle bizi bırakmadığının inkar götürmez bir delilidir. Doğrusu belki de şudur; geride kalan şeyler ne sıkı sıkı tutarlar elimizden yol boyu ne de bırakırlar tamamen elimizi.

“Hatıralar” dedi beyaz saçlı adam, “bir gün bana hatırlatmak üzere unuttuğum her şeyin ipuçlarını taşıyor içinde!”

Google+ WhatsApp