Azim ve kararlılık

Azim ve kararlılık


Son ekonomik türbülans esnâsında ana muhalefet lideri Sayın Kılıçdaroğlu’nun çıkışı beni acı acı gülümsetti. Kılıçdaroğlu derhâl ve düşünmeden TÜSİAD’ı aramış ve hükûmete karşı âcil eylem geliştirmesini istemiş. Çok yazıldığı için kısaca değinip teferruatlara girmeyeceğim. Evet, böyle yaparak Sayın Kılıçdaroğlu bir bakıma halefi olduğu merhum Ecevit’in 1979’da aynı kuruluş tarafından nasıl düşürüldüğünü hiç dikkâte almamış oldu. Veyâ, tam aksine bu kuruluşun sicilini çok iyi hatırladığı için, 1979’da Ecevit’e yapılanları bu defâ Sayın Erdoğan’a karşı geliştirmesini istedi. İki ihtimâlden hangisi geçerli olursa olsun eş derecede sakat olduğu hemen anlaşılıyor. Eğer Kılıçdaroğlu, TÜRK-İŞ, DİSK vb kuruluşlarla temâs etmiş olsaydı, sol partilere de bu yakışır deyip elbette yadırgamayacak, hattâ saygı duyacaktık. Ama anlaşılıyor ki bu ihtimâl Sayın Kılıçdaroğlu’nun aklına bile gelmedi.

 

Solun târihinde sermâye ile bu kadar haşır neşir olduğu başka bir evre yaşanmış değil. Sâdece Türkiye’de değil, tekmil dünyâda vaziyet bundan farklı değil. Sovyetler’in çöküşünden sonra kendisini yenileyen sol, sermâye karşısındaki târihsel pozisyonunu tamâmen değiştirdi. 19. asırda sermâye ile gırtlk gırtlağa boğuştular. 20. asırda sermâye ile pazarlık etmesini öğrendiler. 21. asır’da ise sermâyeye tam mânâsıyla teslim oldular. Bir bakıma sol çevrelerin işçi sınıfından kopmasının ardında maddî bir süreç işliyor.

 

Karl Marx, mâhut manifestosunda işçi sınıflarına “zincirlerinden başka kaybedeceği olmayanlar” nitelemesi yaparak devrim çağrısında bulunuyordu. Rosa Luxemburg tam da bunu tamamlarcasına, 1. Genel Savaş evvelinde, “kaybedecek bir şeyi olmayanlara” yeni bir çağrıda bulunuyor, “savaşmayın” diyordu. Tulum ile üniforma arasına sıkışan hayatlarda, iyi kötü tınlayan, karşılık bulan çağrılardı bunlar. Lâkin Avrupa işçi sınıfları, ne devrim yaptılar, ne de savaşmaktan geri durdular. Belki de anlaşılamayan, üretim azim ve kararlılığında yüksek seviyeler yakalamış olan bu emekçi kitlelerin aynı zamanda yüksek bir savaşma azim ve kararlılığı yakalamış olmasıydı. Tabiatıyla geçişlerde beklenenden kolay sağlanıyor, tulumlar çıkarılıyor, üniformalar kuşanılıyordu. Homo economicus’un bir yüzünü meydana getiren homo faber, yâni üreten insan, kolaylıkla homo militaris’e, yâni savaşan insana evriliyordu. Emek verimliliğinde yüksek bir oranın, ancak “kaybedecek bir şeyi olmayan”, açlık-tokluk arası yaşayan ve yedek işgücüyle sıkıştırılan büyük emekçi kitleleri üzerinden sağlanacağı ortadaydı. Üretkenlikte fırtınalar doğuran bu sürecin, savaş gibi bir kanala aktarılması o kadar da zor değildi. Rosa Luxemburg’un görmediği, görmüş olsa bile trajik-epik bir gayretle engellemek istediği buydu.

 

20. asırda, Keynesyen yeniden bölüşümcü makro ekonomik siyâsetler işçi sınıflarını, “kirli” kapitalist birikimden pay almaya, onun suç ortağı olmasına evriltti. Bunun mânâsı, bu sınıfların artık “kaybedecek bir şeyleri olan” kitlelere inkılâp etmesiydi. Üretimde bunun karşılığı “bürokratizasyon” ve “rutinleşme” idi. Dahası; peyderpey, homo economicus’un homo faber, yâni üreten insan ile eşlendirildiği bir evreden homo consumens, yâni tüketen insan ile eşlendiği başka bir evreye geçiyorduk. Neticesi işgücünün verimlilik oranlarında merhale merhale yaşanan gerilemelerdi. Bu aynı zamanda, yüksek vergiler ve artan işgücü mâliyetleri üzerinden verimlilik oranlarını da aşağıya doğru çekiyordu. Neticede sermâyenin merkez kaç bir istikâmet kazanmasına yol açtı.

 

Yukarıda değindiğimiz dönüşümler, homo militaris’i de geriletti. Kaybedecek bir şeyleri olan kitleleri üretken tutmak ne kadar zorsa, savaştırmak da o kadar zordur. Üretim azim ve kararlılığını kaybetmiş insanlar savaşma azim ve kararlılığını da kaybederler. Vietnam Savaşı esnâsında ve sonrasında ortaya çıkan savaş karşıtı hareketler, nihâyet buna son zamanlarda eklemlenen Vicdânî Redçilik hareketleri bardağın

 

artık taştığını gösteriyor.

 

Üretim ve tüketim toplumları fıtrata aykırı örgütlenmelerdi. İlki insanlığı büyük bir yorgunluğa, diğeri ise sorumsuzluğa sevk etti. Sovyetlerin enkâzından çıkan kitleleri yeniden üretim ekseninde örgütlemenin imkânsızlığı buna işâret ediyor. Japonya’da, Fransa’da, İngiltere’de, ABD’de tablo farklı değil. ABD ve Rusya’nın ortaklaşa geliştirdikleri strateji, orduyu profesyonelleştirmek, yedek işgücünden çektikleri yeni birliklerle bahsi geçen boşluğu doldurmak oldu. Tabiî ki bu tablo büyük ölçekli konvansiyonel bir savaşın gerçekleşebileceği ihtimâlini çağrıştırmıyor. Ukrayna, Karadeniz ve Pasifik’de yaşanan gerilimlerin, bir 19. Asır Savaşı gibi bir savaşı doğurmayacağını aşağı yukarı öngörebiliyorum. Savaşın simulakrum’u, savaşın yerine geçmiş gibi. Bunun da en az savaş kadar tahripkâr olduğunu reddedecek değilim. Bugün Rusya’nın durumu da buna işâret ediyor. Savaş hâlinde olmak, savaşmak kadar olmasa bile hatırı sayılır derecede yıpratıcı. Bugün düşmanınızı savaşarak değil, savaşır gibi yaparak vuruyorsunuz. Tuhaf değil mi? Başka bir yazının konusu ama değinip geçeyim, Rusya’nın NATO’ya yaptığı son çıkış bir ültimatom değil, olsa olsa bir arzuhâldir...

Google+ WhatsApp