Ayılamamak

Ayılamamak


İnsanlığın ortak idealleri gibi havalı laflarla on yıllardır kafamızı ütüleyip durdular. Pozitif bilimler, aydınlanma, teknoloji devrimi, bilgi çağı gibi lafazanlıklar içine düştüğümüz şu karanlık çağın kahredici gevezelikleri olmaktan öte geçmedi. Bir çok yenilik gerçekleştirildi, teknoloji dünyamızın yanına bir yeni dünya, hiçbir şeyin bedelinin ödenmediği bir sanal dünya koydu.

 

Bütün bunlar oldu ama göz bebekleri korkuyla büyümüş bir çocuğu vahşice işgallerden koruyacak bir kalkan olamadı bütün bu sözde ilerlemeler... Çocuğunu yok edici, insaftan yoksun, canice bombardımanlardan koruyamayan bir annenin gözlerindeki ölümcül kederi yok etmeye çalışmadı hiçbir modern mekanizma... İnsan onurunu garantiye alacak çareler üretmedi, bunu hiç denemedi, böyle şeyleri kendine konu bile etmedi yeni yazılımlar ve pişkin yazılımcıları...

 

Ne yaptık biz, ne yapıyoruz diye soran da olmadı pek, bütün bunlar ne için, neden? İlericiliğiyle meşhur bu buyurgan ve indirgemeci zihniyet bütün anlam bağlarımızı çözebilecek cüreti nereden aldı, nasıl bu kadar ileri gidebildi? Bize yeni bir çağ pazarlayan zihniyetin yaldızlı hurufatla dizdiği o parlak hedefler manzumesi nasıl oldu da bu kadar gözümüzü alabildi, nasıl oldu da görme kabiliyetimizi bu kadar kaybedebildik? Neden hâlâ içindeki kahrı, meramı, sıkıntıyı soru kılıp bu ilerlemeci bezirganlarının yüzüne yüzüne sormuyoruz hiçbirimiz? Neden hâlâ okullarımızda masum çocuklarımıza bu yalanları parlatıp parlatıp anlatmaya aynı iştahla devam ediyoruz?

 

Beyinlerimiz neresinden, neyle, hangi anlam sökücü kimyasallarla yıkanıp sakat bırakıldı ki; bizi kendi tüketimimizin esiri kılan, hayatımızı ipotek eden, dünyayı yaşanmaz bir cehenneme çeviren, zihinlerimizi uyuşturan, güç ve etki simsarlarının insafsızca çekip çekiştirdiği bu dünyaya sessizce iç geçirmekten, ölesiye daralmaktan, farkında olmaksızın kırılıp dökülmekten öte bir direnç gösteremiyoruz?

 

Hayatta mıyız gerçekten biz, kendi hayatlarımızda mıyız? Kendi zihinlerimizle, kendi kalplerimizle mi yaşıyoruz? İnsan olanın bundan daha başka kaybedecek neyi olabilir ki? Hâlâ mı inanıyoruz, inanacağız bu yeni çağ yalanlarına?

 

Ne kattı bu kadar bilim, bu kadar teknoloji, bu kadar kalkınma hamlesi, bu kadar stratejik hedefleme bize, insanlığımıza, hayatlarımıza? Hangimizin Ukraynalı çocukların, Filistinli annelerin, Suriyeli mülteci delikanlıların, Afrikalı karnı sırtına yapışmış aç, susuz, çaresiz insanların yüzüne bakabilecek yüzü var?

 

Maruz kaldığımız bütün bu kötülüklerin nereden türediğini ne zaman merak edip kafamıza takacağız? Ne zaman sorgulayacağız şuursuzca ilerlediğimiz, yarısından fazlasını gittiğimiz bu yolun bizi nereye götürdüğünü? Ne olması gerekiyor daha? Daha ne kadar ekran akışkanı gündemlerin hipnozuna girip orada kaybolacağız?İçimizde biriken insanca sıkıntılara zerre aldırış etmeksizin, kendimizi bu kirli çarkın malzemesi, bu karanlık zihniyetin müşterisi, bu devasa öğütme makinesinin yakıtı kılmaya daha ne kadar devam edeceğiz? Çocuklarımıza gösterdiğimiz hedeflerle bu karanlık çağın garantörlüğünü üstlenmeyi daha ne kadar sürdüreceğiz? Ne zaman ayacağız bu sarhoşluktan ve ne zaman insana, insanlığa, hayata gerekli olanın ne olduğunu, neyin yoksunu haline geldiğimizi merak etmeye, bu meraktan tereddütler ve sonra güçlü, derinlikli, kararlı itirazlar geliştirmeye başlayacağız?

 

Audur Ava Olafsdöttir’in ‘Sessizlik Oteli’ kitabından insanın aslında ne olduğuna dair şu dokunaklı cümleleri alıntılamış bir okur: “Bahçede kanadı kırık bir kuş görse ağlardı... O açık bir yaraydı... İnsanların birbirine karşı iyi davranmalarını isterdi hep... Büyüyence dünyayı tamir etmek istiyorum, derdi... Çünkü dünya acı çekiyordu, dünyanın iyileştirilmesi gerekiyordu”

Google+ WhatsApp