Ayasofya Aynasında İslam, Müzecilik ve Kemalizm

Ayasofya Aynasında İslam, Müzecilik ve Kemalizm


Kimi tarihçiler topluma kimi tarihçiler de bizzat tarihe çalım atmaya kalkışıyor. Olguya ve belgeye göre konuşmak, kronoloji ve bağlamı gözeterek gelişmeleri kritik etmek herkesten önce tarihçilerin görevi değilmiş gibi konumlananları görünce hayret ediyoruz. Bütün bir insanlığın adalet ve huzur adına muhtaç olduğu tarihçi hakikatin şahidi ve sözcüsü olmak için gayret eden tarihçidir. Hakikate ulaşmak yerine bir devlet, toplum veya örgütün hedeflerine göre hareket edenlere tarihçi değil misyoner tarihçi denir. Misyoner tarihçiler hakikati ezip çiğnemekle beraber toplumları kimi zaman efsanelerin peşinde koştururlar kimi zaman da nefret duygularıyla ayrışma ve çatışmaların içine sürüklerler.

Ulu Önder de mi Kandırıldı?

Ayasofya meselesi elbette salt bir tarih tartışmasından ibaret değil. Her şeyden önce Ayasofya bir ibadet mekânıdır ve mimari-sanatsal değerinden önce dini-uhrevi bir mahiyeti vardır. Seküler bir amaca matuf olarak kurulmamıştır. Seküler hesapların istediği gibi üzerinde tasarrufta bulunabilmesinin önü de açık değildir. Sembolik değeri son derece yüksek bu tür mekânlar üzerine yapılacak tasarruflar ahlaki ve hukuki bir zemine oturmak, tarihsel ve toplumsal açıdan da meşruiyeti tartışılmaz olmak durumundadır.

Öyle bir iklimdeyiz ki yalan ve çarpıtmalarla mücadele etmeye harcadığımız enerji ve zaman hakikati konuşmaya fırsat bırakmıyor. Efendim meğer Ayasofya’nın müze yapılacağından ve ibadete kapatılacağından Ulu Önder Atatürk’ün haberi yokmuş! Ziyad Ebuzziya’nın dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen’den aktardıklarına göre Gazi Paşa Hazretleri Çankaya ve Dolmabahçe sofralarında zinhar böyle bir mevzuyu hiç konuşmamışmış. Zaten Ayasofya müze olsun diye çıkarılan Bakanlar Kurulu Kararnamesi’ndeki Atatürk imzası da sahteymiş. Neden Resmî Gazete’de mezkûr kararname yayınlanmamış? Anlaşılan Gazi Paşa Hazretleri’nin Ayasofya’nın müze yapılma fikrine nasıl fena halde sinirlendiğini, bakan ve bürokratları sofrasından nasıl kovduğunu bilmiyorsunuz herhalde. 

Ayasofya nasıl müze olmuş, kim ibadete kapatmış? “Ne olduysa bir şeyler döndü” diyor kıdemli bir tarihçi. İyi de daha 1931 senesinde Amerikan Bizans Enstitüsü Başkanı Thomas Whittemore’u Türkiye’ye davet edip Marmara Köşkü’nde kabul eden sonra da “restorasyon çalışmaları izni” adı altında Ayasofya’yı ibadete kapattıran Ulu Önder Atatürk değil miydi? Atatürk ve Kemalist kadrolar açısından da İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa açısından da Ayasofya’nın kilise yapılabilme imkânı hiç olmadığı için müze yapılmıştır. Ayasofya Müzesi Kemalistler ve çağdaş dünya diye kıble edinilen Avrupa arasındaki en önemli ortak payda idi. İlerleme ve aydınlanmanın, seküler hayatın modern mabedi müze, İslam’ı kamusal hayatın dışına çıkaran adımlardan biri olarak Ayasofya’ya tasallut etmiştir.

Müze; Seküler Dünyanın Ortak Paydası

Tek Adam ve Tek Parti döneminin siyaset, bürokrasi, akademi ve medya kadroları Atatürk’ü kandırmış, aldatmış veya ona rağmen bir tasarrufta bulunmuş değildir. Bu yöndeki iddialar yalan olmaktan öteye ucuz palavralar ve komik düzmecelerdir. Mustafa Kemal’i kurtarma, itibarını koruma adına resmen tarih üzerinde tepinmek, toplumla alay etmektir. Mesela Koç Üniversitesi’nden Prof. Dr. Zafer Toprak Ayasofya’nın müze yapılması yönündeki kararı “Atatürk’ün hümanist bakışı ve uygarlık anlayışının bir sonucu” şeklinde değerlendirmiş. Bu ne biçim bir hümanizm ve uygarlık anlayışı ki 500 yıl boyunca cami, ondan önce de 900 yıl boyunca kilise olarak ibadet merkezi olmuş büyük bir sembolü müze yapmaya kalkışabiliyor? Hümanizm ve uygarlık masalı Tek Adam ve Tek Parti despotizmine meşruiyet kazandırma, toplumsal iradeye ve İslami sembollere karşı girişilen zorbalıkları temize çıkarmak üzere anlatılıyor esasen. 

Ancak Zafer Toprak hocanın hakkını yemeyelim, çünkü “Türkiye’nin yeni insanını inşa ederken” ifadesiyle açtığı perspektif Atatürk ve Kemalizm’in neden arkeoloji ve müzelere yöneldiğini de izah ediyor. “Yeni insan, makbul vatandaş, cumhuriyet çocuğu” güya bütün uygarlıklarla kucaklaşacak ama İslam medeniyetiyle bağını koparacaktı. Etilerle, Hititlerle, Sümerlerle kucaklaşmak için kolayca Osmanlı ve Selçuklu’yu atlayacaktı evvela. Ardından Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi ile ulusalcı bir ideolojiyi kimlik edinecekti. Böylece beyaz ve Batı Medeniyetine mensup Brekisefal kafatası taşımanın gururuyla Türkiye halkını “beyni sulanmış hafızların dini” olarak nitelediği İslam’dan uzak tutup medeni dünyayla buluşturacaktı.

Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla her şey güllük gülistanlık olmayacak. Ayasofya ile yeni bir ruh ve ufuk kazanmak, adalet ve cömertlik toplumuna dönmek, merhamet ve kardeşlik duygularıyla kaynaşmak, refah ve güvenlik standartlarımızı zirvelere taşımak hayalleriyle coşacak değiliz. Ayasofya ibadete açılır ya da açılmaz ama bizim üzerimize düşen her zaman için aynı sorumluluklardır. Basit ve son derece açık bir tarihi meseleyi tartışırken bile resmi ideolojiye yaltaklanmaktan uzak duramayan karakterlerle nasıl hayırlı bir yol yürünebilir, bunu düşünelim? Zihinsel ve siyasi açıdan olsun Kemalizm’le hesaplaşamayan Amerikan emperyalizmiyle, Rusya’nın işgal ve katliam politikalarıyla nasıl hesaplaşabilir? Resmi ideoloji ve devlet sınıflarının laiklik-ulusalcılık adına işlediği seküler günahları teşhir etme ve kınama ahlakını kuşanamadıktan sonra bu ülke ve bölgede veya küresel ölçekte hangi toplum kesimlerine örnek olabiliriz?

Ayasofya aynalardan bir ayna. Kişiliğimize, karakterimize, davamıza, hareketimize, mensup olduğumuz siyasi kimliğe Ayasofya aynasından bakarken sakın mahcup olmayalım. Temel hakları esaret altında olan, vicdanı üzerine ipotek konulan, fıtri kimliği tahrip edilen Ayasofya’dan önce biziz çünkü.

Google+ WhatsApp