Atsan atılmaz

Atsan atılmaz


İçimiz yazılmış da gönderilmemiş mektuplarla dolu... Yahut başlanmış da bitirilememiş, belki başlamaya dahi cesaret edilmemiş mektuplarla... İçimiz unutmaya kıyamadığımız küçük ayrıntılarla dolu... Alıp nereye koyacağımızı, neye iliştireceğimizi, hangi cümlede geçireceğimizi bilemediğimiz kırıntılarıyla dolu hayatımızın. İçimiz yutulmuş isyanlarla, bastırılmış haykırışlarla dolu... Neye mal olduğunu kimselerin bilmediği fay kırıklarıyla... İçimiz anahtarı denize atılmış paslı kilitlerle, kapalı kapılarla dolu... Yumruk gibi içine sıkılı sırları, gizleri, gizemleriyle, düşüncelerimizin... İçimiz ertelenmiş ilkyazlar, farkına varılamamış yazlar, atlatılamamış güzler ve elleri ısıtılamamış kara kışlarla dolu... Geçerken bizi yanında götürmeyip ardında bırakan mevsimlerle... İçimiz kolundan tutup içimize katamadığımız güzelliklerle dolu... Her hatırladığımızda tatlılıkla gelip sonradan acılaşan, bir titreşim halinde usul usul bütün varlığımıza yayılan ince, incecik sızılarla... İçimiz yerine bir şey koyamadığımız yitiklerle dolu... Biz daha savaş meydanını bulamadan alnımıza yazılmış yenilgilerle... İçimiz uçmayı öğrenemeyen göçmen kuşlarla dolu... Öylece geride kalmışlığın çaresizliği ve sonsuz mahzunluğuyla... İçimiz nasıl söyleneceği bilinememiş çekingen sözlerle dolu... Ve onların pörsüyüp çürüyen fosilleriyle... İçimiz yeryüzüne çıkacak gediği bulamayan coşkun ırmaklarla dolu... Yeraltına mahkum suların gövdemizde açtığı derin, tahripkâr oyuklarla... İçimiz sonuna kadar yenmemiş bir elmanın koçanı gibi yeterince yaşanmamış yılların tortusu, çerçöpüyle dolu... Atsan atılmaz satsan satılmaz.

 

Başka gözlere görünmeyen bazı şeylerin bizim hayatımızda kapladığı yere dair şunları yazmış Julio Cortazar, ‘62 Maket Seti’ kitabında: “Küçük bir heykelle bir kül tablası arasında, senin mektubun, hiç yazmadığın o mektubun için hep boş tuttuğum o yerde, her şeyin özetinin orada olduğunu söylesem...”

 

Şu boşluk senin kalktığın koltukta bıraktığın boşluk... Şu boşluk bakmayı ihmal ettiğim bir çiçeğin gönlümde bıraktığı boşluk... Şu boşluk, dinlemediğim bir şarkının kulağımda bıraktığı boşluk... Şu boşluk, nice sağanak yağmurun erişip ıslatamadığı boşluk... Şu boşluk, ufuktan geçip giden bir geminin manzarada bıraktığı boşluk... Şu boşluk, eski bir fotoğrafta gözlerimin yerini alan boşluk... Şu boşluk, kapağını kimselerin açmadığı bir defterin içine saklanan bir şiirin hayatta bıraktığı boşluk... Şu boşluk, iyi kötü bir imkanı imkansıza dönüştüren boşluk... Hayatımız bir şeyler bulup içini dolduramadığımız boşluklarla dolu, dopdolu!

 

Edip Cansever’in ‘İlkyaz Şikayetçileri’ şiirinden birkaç kadife dokunuşlu mısra: “Denirmiş/ Çalmış o kemanları ki parmakları kalmış/ Bakmış da yıllarca sanki günlerin hiç değişmeyen huyuna/ Örneğin ilkyaz buz rengi bir alanmış/ Basıp üstüne geçmiş, pespembe topukları kalmış/ Geçmiş mi yalnız, hayır, tatmış da o kalabalıkları/ Her şey öyle tamammış ki bir anlaşılması kalmış/ Biri mi tanıştırmış onu ne kendi düşüyle/ Öyle ki, kendisi gitmiş, düşüyle başbaşa kalmış.”

 

Kendisi yanımızdan gelip geçtiği halde, gittiği yere bizi yanında götürmeyen zamanlar da var.

 

“Yenilerini alma sevdasıyla ikide bir eski giysilerini toplayıp atan insanlar” dedi beyaz saçlı adam, “bunun kendilerini ne kadar çıplak bıraktığının farkında değil!”

Google+ WhatsApp