Atatürk’ün Fransız Askeri; Macron

Atatürk’ün Fransız Askeri; Macron


Pek çok temel ihtiyacı ithal olan Türkiye meğer Batı’ya en çok ihtiyaç duyduğu şeyi Atatürk’ü ihraç ediyormuş. Yok, yok yanlış okumadınız Danıştay eski üyesi Prof. Dr. Ali D. Ulusoy’a göre bütün Batı’yı ama hassaten “Fransız toplumunu sarsan radikal İslam” sorununu çözmek üzere “Mösyö Macron, Atatürk’ün 100 yıl önce icat ettiği formülü kullanmaktan başka çare bulamıyor”muş. 

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirip Fransa’nın yolunu tutan Ali D. Ulusoy master ve doktora programlarını Bordeaux-Montesquieu Üniversitesi’nde tamamlamış, bölüm başkanlığından dekanlığa ve rektör yardımcılığına kadar değişik kademelerde yöneticilik yapmış bir isim. İdare hukuk alanında beş kitabı ve onlarca makalesi bulunan Ulusoy’un T24 için kaleme aldığı makalesindeki Atatürk-Macron ve Fransa-Türkiye kıyasları öteden beri aşina olduğumuz bilgi ve yöntemler ihtiva ediyor. Aslında yakın bir zamana kadar devlet ve iktidar sınıfları tarafından sıkı sıkıya uygulanan fakat malum konjonktürel gerekçelerle seyrelen ve şimdilik geri çekilen ideal militan laiklik nutuk ve dayatmalarını da hatırlatması bakımından önemlidir Ulusoy’un makalesi.

Paris’ten Doğan Büyük Ümit

Fransa’da Emanuel Macron’un “radikal İslam” ile mücadele için tuttuğu yolun “Atatürk’ün Türk Cumhuriyet devriminde dinsel gericiliğe karşı bulduğu formül” olduğunu teyid eden Ulusoy’un en büyük ve biricik kaygısı da “Macron’a hakaret edenler galiba Macron üzerinden Atatürk’e (de) saydırmış oluyorlar”dan öteye geçmiyor. Haliyle bu kısır perspektif ve buram buram self-oryantalizm kokan karakterlerden Fransız kültürünü yüceltmekten, bu kültüre itiraz eden İslami kimlikten “kültürel bölücü” sıfatından başlayıp Müslüman göçmenleri gericilik, şiddet ve terörle eşitlemekten adaletli bir analize hiç sıra gelmiyor. 

Ne sömürgecilik tarihine küçük olsun bir atıf var ne de Batı’ya göçmek zorunda kalan insanların mahrumiyet ve acılarında Fransa, İngiltere gibi emperyalist devletlerin payına ima yoluyla olsun bir değini var. Fransa’nın tehdit algısını haklı çıkarmak üzere verilen “bir kadının kara çarşafa bürünmesi ortalama bir Fransız için insan haysiyeti ile bağdaşan bir şey değil” örneği ne kadar da hukuktan nasipsiz ve ne kadar da çarpık ve çirkin değil mi? Modern Fransız kültürünü evrensel bir hukuk normu zanneden, aydınlanma ve ilerleme ideolojisini mutlak hüküm sayan kafa yapısı Müslümanların neden yapısal olarak suçlu olduğunu hiç gocunmadan şöyle bir örnekle izaha kalkışabiliyor: “Mayo veya şort giymesinler diye kız çocuklarını lisedeki jimnastik veya yüzme dersine göndermemek Fransız kültürüne meydan okuma olarak algılanıyor.

Fransa neden İslami değer ve sembollere karşı saldırgan politikalarını iyiden iyiye tırmandırıyor acaba? Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerinden Türkiye ve Müslüman toplumları tahkire yeltenen, Charlie Hebdo üzerinden barbarca bir psikolojik harbe girişen Fransa ne elde etmeye çalışıyor? “Fransız değerlerine yatkın bir İslam” gibi cümlelerin kararlılık bildirmek üzere tekrar tekrar kurulması Cumhuriyet’in militan laik karakterini meşrulaştırmakta kullanılan özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi ilkelerin nasıl da boş ve çürük olduğunu ilan ediyor öncelikle. Lakin mesele kavramsal bir tartışmadan ibaret değil. Fransa’nın Libya ve Tunus’ta yediği sarsıcı darbelerden, Cezayir ve Mali’de hızla büyüyen risklerden doğrudan doğruya Türkiye’yi ve bölgedeki İslami hareketleri sorumlu tuttuğu biliniyor. Çünkü Fransa’nın Afrika’da kurduğu sömürge çarkında kırılan her dişli Paris başta olmak üzere ülke sathındaki sanayi ve finans sektörünün alacağı ağır bir darbe demektir. 

Aydınlanmayı Konuşalım, Sömürgeciliği Unutalım

Yunanistan ve GKRY’ni ileri sürdüğü Doğu Akdeniz krizinde Türkiye’ye karşı somut bir ilerleme kaydedememişken bir de Ermenistan cephesinin ağır bir hasar alması Fransa’yı daha dengesiz ve daha agresif politikalara sürükledi. Dağlık Karabağ ve 7 bölgesi otuz yıla yakındır işgal altında olan, bir milyona yakın insanı bölgeden tehcir edilen Azerbaycan’ın başlattığı karşı atak Fransa-Türkiye arasındaki gerilimi, dolaylı çatışmayı siyasi ve diplomatik mecrada açık bir çatışmaya dönüştürdü neredeyse. Çünkü son çatışmaların başladığı 27 Eylül’ü takiben Azerbaycan-Ermenistan cephesinde ortaya çıkan tablo Avrupa’nın ve Fransa’nın tansiyonunu çok fena bir biçimde yükseltti. 

30 Eylül’de “Ermenistan için endişeliyiz. Türkiye bölgede düşüncesiz ve tehlikeli hareket ediyor” şeklinde beyanat veren Emanuel Macron 2 Ekim’de Brüksel’deki AB liderler zirvesinde derinleşen endişesini “Türkiye Dağlık Karabağ’da kırmızı çizgiyi geçti” cümlesiyle özetliyordu. Charlie Hebdo’nun bir mizah dergisi değil istihbarat üssü gibi misyon üstlendiği çok aşikardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Avrupa faşizmi yeni bir safhaya geçti” çıkışı ile “Azerbaycan’daki felaketlerin, işgallerin arkasında Fransa var” işareti ırkçı-ayrımcı Ulusal Cephe’nin lideri Marine Le Pen ile yarışa girişen liberal-sosyalist Macron’un paralel yürüdüğünü teyid etmeye matuftu muhtemelen. 

Fransa değerlerine sonuna kadar sahip çıkacaktır” deklarasyonu bir nevi “Müslümanlar İslami değerlerinden vazgeçsinler” manasına geliyordu. 1923’ten itibaren Türkiye’de Tek Adam ve Tek Parti Cumhuriyeti silsile halinde işleyen askeri darbeler dâhil bütün imkânları seferber ederek laik-seküler ve ulusalcı İslam projesini hayata geçirmeye girişmişti. “Macron’un içine Atatürk kaçmış” diye sevinen Kemalist cenah Avrupa cephesinden gelecek bir Mehdi’ye bağlamış umutlarını. Yüksek sesle “Hepimiz Charlie Hebdo’yuz” sloganlarını haykıramadıkları için, Paris’te öfkesinden başı dönmüş Macron’a mahcup ve kısık sesli selamlar göndermekle iktifa ediyorlar şimdilik. Halife Hafter’in akim kalan Libya’daki darbe girişimi sonrasında 27 yıldır Azerbaycan halkına karşı işgal ve tehcir suçu işleyen Ermenistan ordusunun yenilgisi de Fransa gibi içerideki Fransa muhiplerinde de moral çöküntüsüne sebep oldu. Geleceği Esed ve Sisi’nin despotizmine, Putin ve Macron’un barbarlık üzerine inşa ettikleri hegemonya üzerine kurmak isteyenleri derin bir pişmanlık bekliyor elbette.

Google+ WhatsApp