‘Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok...'

‘Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok...'


Dün, Fatih Câmii'nde öğle namazından sonra kılınan cenaze namazıyla Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca'yı, perdenin öte tarafına, bu fânî âlemdeki 95 yıllık bir dünya hayatından ebediyet âlemine uğurladık.

 

Tâbut omuzlar üzerinde ilerlerken, onun bestelediği, 'Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok.' mısrası zihnimden dudaklarıma dökülüyordu, sessizce...

 

*

 

Alâeddin Yavaşca'yı 53-54 yıl öncelerden beri tanırdım. Bir taraftan İstanbul Hukuk'ta okurken, bir taraftan da İstanbul Tıb Fakültesi'nin Çapa Hastahaneleri'nde çalışıyordum. Alâeddin Yavaşca Bey de, biraz aşağıdaki Vakıf Gurebâ Hastanesi'nde çalışıyordu. Gufte ve bestelerindeki gibi zarif bir insandı. Henüz 8-10 yaşındayken, Kilis'ten geldiği İstanbul'da, kadîm musîkimizin büyük isimlerinden Hâfız Burhan ve Süleymaniye Camîi İmamı Saadeddin Kaynak gibi ünlü isimlerin dikkatini çekmişti.

 

Gufte ve besteleriyle öz musîkimizdeki yeri, bu sahanın ehli olanlarca çok değerli olarak nitelenen üstad Dr. Yavaşca, kültürümüzün köklerine vukûfiyeti ve efendiliğiyle de sevilip sayıldığı gibi; 'Ben san'atımı içki sofralarında meze olarak kullandırtmam.' diyerek, içkili mekânlarda program yapmaktan kaçınan özelliğiyle de ayrı bir saygınlığa sahib idi.

 

*

 

Onun özel sohbetlerinde, yakın tarihimizden anlattığı acı hikâyeler de vardı.

 

Burada, üstadın, bir TV kanalında yıllar önce anlattığı muhtasar/kısa anekdotu aktarayım da okuyucular mufassal /tafsilâtlı hikâyenin derinliğini tahmin edebilirler.

 

Merhûm üstad diyordu ki -özetle-:

 

'Benim politikayla da, siyasetle de ilgim yok. Kimse alınmasın. Ama, bu ülkede bir zamanlar İstiklâl Mahkemeleri vardı. Türkiye, dünyada hiç bir toplumun kolay kolay kaldıramıyacağı çok farklı zamanlar yaşamıştır.

 

Meselâ, 'Bu imtidâd-ı cevr'e (uzayıp giden zulme) kim, bahtın şitâbı var. / Mihnet-medâr olan feleğe intisâbı var. / Eyler nesîm-i lûtfu bize, gird-i bâd-ı gam, /Bu rûzigâr-ı bî-meded'in, bir inkılâbı var.' şiiri, 200 yıl öncelerde Nedîm tarafından yazılmış, ama, İstiklâl Mahkemeleri, bu mısraların o günlerdeki bazı kişiler için söylendiğini sanarak, birçok kişi idâm cezası aldı, idâm olundular. Bunlardan birisi de Dr. Nâzım'dır ki, Adnan Menderes'in dayısı idi, idâm olundu. M. Kemal ve İsmet Paşa'lar Marmara Köşkü'nde bir resepsiyondalar. Bir eğlence faslı. O zaman imzalanmıştır, o idâm cezası.'

 

*

 

**

 

(Bu arada, geçenlerde, Sezaî Karakoç Ağabey'in cenazesine gönderilen çelenkler konusunda da değinip, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın dikkatlerine arzetmeye çalıştığım hususu bir kez daha yazayım. Diyânet İşleri Başkanlığı'nın Basın Sorumlusu, umarım, bu hassas konuyu Ali Erbaş Hoca'ya iletir.

 

O konuya tekrar değinmeliyim.

 

Allah rızası için, cenazeler için gönderilen şu çelenkler, namaz kılan cemaatin kıble istikametine konulmasın. Yan taraflara konulsun, kimlerin çelenk gönderdiğini merak edenler, orada görebilirler.

 

Dün, Alâeddin Yavaşca üstadın cenaze namazı sırasında, tam karşımda, üç siyasetçinin, K. Kılıçdaroğlu, E. İmamoğlu ve M. Akşener'in çelenkleri vardı. Sadece onlara karşı bir itiraz olsun diye söylemiyorum, kime aid olursa olsun; biz o çelenk sahiplerinin değil; tâbuttaki Müslümanın cenaze namazını kılıyoruz; ama, birilerinin çelenkleri üzerinde kocaman harflerle yazılmış isimleri, namazı ifsad ediyor, ibadetin huşû'una engel oluyor. Anlaşılıyor ki, o kişiler o tâbuttakine saygı için değil, kendi reklâmları için orada, cemaate nanik yaparcasına çelenkleriyle arz-ı endâm ediyorlar.

 

Evet, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş Hoca, bir yönetmelikle bütün ülke çapında bir düzenleme yapabilir.)

 

*

 

Ve yine, merhûm Sezaî Karakoç Ağabey...

 

T. Yazarlar Birliği'nin İstanbul Şubesi'nde merhûm Sezaî Karakoç'la ilgili olarak bir haftadır devam eden değerlendirme toplantılarında, dün de güzel, aydınlatıcı konuşmalar dinledik.

 

Özellikle Sibel Eraslan Hanım'ın ince tahlilleri, çok güzeldi. Sibel abla, sanırım, o konuşmayı kendi sütununda da yayınlar. (Yayınladığında onu kaçırmayın, derim. Bu yüzden, o güzel konuşmayı özetlemeye kıyamıyorum.)

 

Ama, dün -programda yer almasa da beklenmedik şekilde toplantıya katılan- eski Tarım Bakanı Mehdi Eker'e de konuşma imkânı verilmesi üzerine onun 45 dakikayı bulan nefîs konuşmasına kısaca değinmeliyim.

 

Mehdi Eker bey, her ne kadar, 'Ben edebiyatçı değilim, sadece bir edebiyat okuruyum.' dese de, hemşehrisi ve yakın arkadaşı Sezaî Karakoç'ın şahsî hayatının san'atına yansıyan yönleriyle ilgili anlattıkları ve irticâlen (o anda içine doğduğu gibi, ön hazırlıksız) yaptığı konuşması sırasında, yeri geldikçe, Sezaî Ağabey'in şiirlerinden bir çiçek buketi gibi, ezberden okuduğu şiirlerin yazılış sebepleri üzerindeki açıklamalarıyla, daha bir derin kavranılmasına etkisi, (bir örnek olarak, meselâ, 20 yaşlarındayken, Binbir Gece Masallarının kahramanı olan Şehrâzâd üzerine yazdığı aynı isimdeki şiirin arka planıyla ilgili anlattıkları, kan içici zâlim bir hükümdarın zulmünü önlemek için Şehrâzâd'ın, anlattığı uzuuun masallarla onu durdurmasıyla ilgili arka-plan bilgisi), ve Sezaî Ağabey'in İslâm Medeniyeti anlayış ve tasavvurunu san'atının da, tefekkürünün de mihveri yaptığına dair değerlendirmeleri başta olmak üzere, tek kelimeyle enfesti. (Bu konuşmalar, Youtube'dan (TYB) ve Twitter'de de Sultanbeyli Belediyesi'nin hesabından yayınlanıyormuş.)

 

*

 

NOT: T. Yazarlar Birliği'nin Sultanahmed- Divanyolu'nda, Kızlarağası Medresesi'ndeki İstanbul Şubesi'nde merhûm Sezaî Ağabey'le ilgili olarak bir haftadır devam eden programların son gününde, -bugün- öğleden sonra, 'Fakir' de hazır bulunacak ve sözlerini, Sezaî Ağabey'in derin tefekkürüyle cilâlamaya çalışacaktır.

 

*

Google+ WhatsApp