Arınmaların âkıbeti

Arınmaların âkıbeti


Pek çok hata verse de, insanlık durumlarını anlama gayretimizde, analitik düşünceden vazgeçemiyoruz. Keskin ve ikili ayırımlar kolayımıza geldiğinden olsa gerekir. Elbette bu ayırımları yapmak başlangıç için faydalı olabilir. Ama bu karşıt çiftlerin mutlaklaştırılmamaları daha isabetlidir.

 

Bir misâl verelim. “Modern” ve “post modern” arasındaki keskin ayırımı bir türlü anlayamamışımdır; tıpkı “geleneksel” olan ile “modern” arasındaki ayırımı anlamadığım gibi. Benim bakışıma göre insanlık durumları, tecrübî birikimlerin yeni sayabileceğimiz pratiklerin gereklilikleriyle yeniden yorumlanması ve yeniden üretimiyle alâkalıdır. Buna göre târihsel kopukluklardan bahsedemeyiz. Târih ne kesinti ne de boşluk kaldırıyor. Misâllerimize dönelim; modernlik basbayağı geleneksel; yâni birikmiş olanın yeni kazanılmış pratikler üzerinden yeniden yorumlanmasıdır. Eğer postmodernlikten bahsedeceksek, bu da modernliğin yeniden yorumundan başka bir şey değildir. Velhâsıl süreklilikler tarafı baskındır târihin; hele işler kendi çevrimlerinde kendi hâline bırakılırsa. O zaman şu sorulabilir: Biz ne ara süreklilik fikrinden vazgeçtik? Bunun târihin maddî akışının doğurduğu bir durum olduğundan şüpheliyim. Bana göre daha çok “zihinsel” bir meseleyle karşı karşıyayız. Evet, târih yine bildiğini okuyor; kodlarını harekete geçiriyor ve bir şekilde ayarlarına bir şekilde dönüyor. Ama zihinsel durumlarımızla yaşadığımız hayatlar arasındaki açık modern zamanlarda alabildiğine büyümüş durumda. Fikirler elbette insanlık kadar eskidir. Ama fikirlerden beklentilerimiz farklılaşmıştır. Bilhassa modern zamanların yorumudur bu. Biz modernler, fikirlerle hayâta hükmedeceğimize , onu istediğimiz sûrette değiştireceğimize tutkuyla inandık; inandırıldık. Modern zamanlar “aşkınlık” tutkumuza zirve yaptırdı. Bu açığı büyüten tek sebep olmasa da başlıcalarından birisi olduğundan pek de şüphe etmediğim husus; ikili ayırımlar üzerinden düşünmekteki ısrârımızdır. Hayâtı ikiliklere indirgemek kolayımıza geldi. Bu ısrârın irâde yüklü kahramanca bir tarafı olduğuna, zihni de büyüttüğüne îtirâzım olamaz. Ama bunun mâliyetini de gözden kaçıracak bir büyümedir; bir zamanlar Râzî ve İbn-i Hâldun’un, feylozoflara işâret ve nispetle îkazlarını unutmaktır bu.

 

Elbette yaşanmış şeylerde kirlenmiş , kokuşmuş ve inandırıcılığını kaybetmiş o kadar çok şey vardır ki. İlk göze batan da kurumsal-târihsel dinler ve yer yer onunla sorunlu, ama yer yer de ona iltisaklı olan geleneklerdi. Onları tasfiye edip; yerine akıl ve bilimi koyunca târihi değiştireceğimize ve “arınacağımıza” ikna ettik kendimizi. Modern düşünce “catharsis”in her iki manâsı; “eleştirel tepki” ile “arınmanın” zirve yaptığı zamanlara işâret eder. Unutuyor zannetmeyin; ama devrimciler ile muhafazakârlar; hattâ gerilemeciler arasındaki mutandan kavgalara çok kaptırmayalım kendimizi. Devrimcilik ve muhafazakârlık modern aklın eseridir ve aralarındaki fark çok defâ “tasfiye” ile “ayıklama” ve intizâma sokmak arasındaki farktır. Gerilemecilik, yâni eski Altın Çağ’lara dönüş azmi ise aşkınlık ve arılanmanın gelecek değil; geçmiş üzerinden kurgulanmasıdır. İstikâmet farklı olsa da yapılan iş o kadar da farklı değildir.

 

Orijinal metinlerinden kopan târihsel-kurumsal dinlerin başına gelen modern inançların da başına geldi. Modernlik de kurumsallaştı. Kokuşmuş neticeler vermeye başladı. Düşüncenin çizdiği ve insanları etkileyen resimlerin tam aksi resimler geldi. Bu işten “Ebedî Barış” ile çıkacağımıza inanırken, kendimizi bitmeyen savaşların; en beteri de nükleer savaş tehlikesinin içinde bulduk. Bilim, teknoloji üzerinden ürettiği, bizi yaşatan kadar öldüren tehlikeli ürünleri bir tarafa, en hafifinden belirsizlikle selâmladı bizi. Devletler, bilim ve teknolojinin sağladığı teçhizatlarla eskilerine rahmet okutan ölçeklerde güçlendi. Târihin amacına vâsıl olup “ tamamlanacağına” inanmıştık. Elimizdeki târih ise daha karmaşık hâle getirdi bizleri. Arınma işi sekteye uğramış; üstelik daha da kirlenmiştik. Zihin dünyâmız bunlara farklı tepkiler verdi. Bâzıları özcü davranarak temel modern davâlara olan inançlarını yeniden üretti ve ortodoksilerini kurdular. Bir kısmı ise çeşitli heterodoksiler üretti. Bâzıları Aydınlanmayı tamamlanmamış, eksik bırakılmış , yanlış yorumlanmış gördüler. Siyâsal iddialarını kültürelleştirerek ; kültürel durumları siyâsallaştırarak devâm ettiler ve kurumsal Aydınlanmacılık karşısında zihnlerinde “sivil”, “bâkir“ , “mâsum“ bir Yeni Aydınlanmacılık ürettiler. Bâzıları ise Aydınlanmayı topyekûn gömdüler. Cemaatçi veyâ bireysel neo mistisizmlere ve neo paganlığa kaptırdılar kendilerini. Onlara göre artık Aydınlanma, dışsal,toplumsal ve siyâsal cephelerinden çekilmeli, derûnî manâlarına çekilmeliydi. Arınma olacaksa orada olabilirdi.

 

O ara o Yeni-Aydınlanmacıların yere göğe koyamadığı sivil toplum, gerçek hâliyle ortaya çıktı. Hiç de beklemedikleri, iktidarla sevişen, bitişen bir sivil toplumdu bu. Proleteryayı yücelten Marx’ın lümpen proleteryayı gördüğünde yaşadığı bir tiksinti nüksetti. Gelenler bekledikleri gibi çıkmadı. Yeni Aydınlanmacılar lümpen buldukları sivil topluma küstüler, kızdılar..

 

Önlerinde izleyecekleri iki yol vardı: Ya arınma işini mutlaklaştırmak, her nev’i iktidar ilişkisini yıkmaya soyunmak; belki de en azından kâğıt üzerindeki tek tutarlı hareket olan anarşizme; o bir zamanlar Marx’ın nâhak yere yerin dibine soktuğu Bakuninlerin iklimine döneceklerdi. Ama yaşlanmışlık ve enerjisizlik buna elvermiyordu. Olsa olsa bir günah çıkarmak ve bir zamanlar reddettikleri aslî mevzilere dönülebilirdi. Ortodoks Aydınlanmacılığın alaycı tepkilerini göze alarak.. Son zamanlardaki bâzı günah çıkarmalara baktığımda gördüğüm budur. Kur’an’ın en sevdiğim hikmetlerinden birisidir: Her şey aslına rücû eder…

Google+ WhatsApp