Ana sözü

Ana sözü


Bütün kültürlerin mutabık olduğu bir noktadır; insanın ilk mektebi aile, ilk eğitmeni ise annedir. Annenin mekteplisi, mektepsizi olmaz, anne hangi coğrafyaya, hangi kültürel yapıya ait olursa olsun baktığı nokta sevgidir. Anne sevginin yeşerdiği bir kalp, yürekleri ısıtan bir söz, samimi bir bakış ve hürmetle yâd ettiğimiz bir değerdir.

 

Mektep görmeyen, okur yazarlığı olmayan annelerin çocuklarını diğerlerinden daha mı az sevdiğini düşünüyorsunuz? Okur yazarlığı olmayan annelerin çocuklarının bakım ve terbiyesi hususunda daha mı yetersiz olduğunu var sayıyorsunuz? Nasırlı elleriyle çocuğun başını okşayan anne, yazıya döküleni okuyamaz belki ama kalplere düşeni okur ve sevgi ile karşılık verir. Koca bir yüreğe sahiptir anne ve bu sayede bütün canlıları kucaklayarak sevginin nesilden nesle taşınmasını sağlar. Kitapların sayfalarına sığmayan sevgi annenin kalbine sığar ve toplumların kalbinde tomurcuk olur, sabır olur, aşk olur, muhabbet olur anne… 50 yaş üstü arkadaşlarımdan annelerinden işittikleri bir sözü paylaşmalarını istedim, arşivleri doluydu, hiç tereddüt etmediler ve “çocukluk döneminde annemizin sarf ettiği bu sözlerin önemini kavrayamamıştık ama artık nesilden nesle aktarılan bu manevi mirası korumanın bir sorumluluk olduğunun farkındayız” dediler. Bugünkü yazımda arkadaşlarımın annelerinden işittikleri bu söylemlerden bir kaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:

 

Beni anne olduğunda daha iyi anlayacaksın: Basit ve sıradan bir söylem olarak değerlendirdiğimiz bu ifade sırtında empati, anlayış ve sabır gibi değerleri taşıyor ve bazı şeylerin zamanla anlaşılabileceğine işaret ediyor. Hakikaten onların bizimle ilgili kaygılarını, hiç anlam veremediğimiz kısıtlamalarını, bitmek bilmeyen nasihatlerini ve fedakârlıklarını ancak anne-baba olduğumuzda anlayabiliyoruz. Annelerimiz bunun farkındalar ve bizim kendilerini anlayabileceğimiz vakte vurgu yaparak sabrı tavsiye ediyorlar. Bu ifade sıradan ve basit görülebilir ancak zamana ve sabra vurgu yapması bakımından oldukça önemli.

 

Ele karışmak yere karışmak gibidir: Günümüzde çocuklar iş hayatına atıldıktan sonra aileden uzaklaşıyor ve kararlarını tek başına almak, hayatlarını tek başına sürdürmek istiyorlar. Aileye dâhil olmanın ve bağ kurmanın kendilerini özgürleşmekten alıkoyacağını düşünen genç bireyler müşterek paylaşımın getirdiği kazanımlardan mahrum kalıyor ve yoksullaşıyorlar. Geleneksel kültürün etkilerini taşıyan nesiller ise aile ilişkilerinde yakınlığa önem verir ve sadece eşlerini değil onun ailesini de kucaklayarak aileye dâhil ederler. Annelerimiz ele karışmak yere karışmaktır ifadeleri ile evlenecek çocuklarına nasihatte bulunur ve ona yeni ailesine uyum sağlayabilmesi için başını yere eğip tevazudan ödün vermemesi ve sabra tutunması gerektiğini tavsiye ederler.

 

Taçlanan baş akıllanır: Geleneksel kültürün baskın olduğu dönemlerde bireyler daha erken yaşlarda evlenir ve ailelerin desteğini alarak, hayatlarını uyum içinde sürdürürlerdi. Yoksa 22 yaşında bir genç evlilik gibi ağır bir sorumluluğu nasıl sürdürebilecek ve bu sürece nasıl uyum sağlayabilecekti? Gençlere bu sorumluluğu taşıyabilecek potansiyele sahip oldukları vurgulanır, yani motive edilir ve güven verilirdi. Genç, ailenin desteği ile toplum nezdinde saygınlığı olan eş ve baba kimliğini benimser ve rollerini başarılı şekilde yerine getirerek ailenin ve toplumun kendisine yüklediği bu unvanları onurla taşırdı. Genç bu vesile ile olgunlaşır ve kendisine verilen tacı başarı ile taşırdı. Bir insana hak ettiği değeri vermek ve onaylamak onu başarılı kılar ve güçlendirir. Bu aynı zamanda onu taçlandırmaktır.

 

Yaş ilerledikçe yatak sizi dövmeye başlar: Gençlik döneminde annelerimizin bu ifade ile neyi anlatmak istediklerini anlayamaz ve hayatın düz bir yol olarak devam edeceğini düşünürdük. Oysa zaman akan bir nehir gibidir ve çok şey alıp götürür hayatımızdan…

 

Orta yaşa doğru yol almaya başladığımızda, beklenmedik ağrılarla karşılaşırız ve annelerimizin dediği gibi başımızı rahatça koyduğumuz yatak itmeye başlar… Ağrılar hayatımızın yeni misafirleri olur ve bir dizi aparatlarla yaşamaya başlarız. Rahatça uyumak, rahatça nefes alıp vermek, rahatça kalkabilmek müşkül hale gelir. Gazetemizi okurken gözlüğe, merdivenleri çıkarken bastona ve rutin olarak kullanılacak ilaçlara bağımlı hale geliriz ve yaşlılığın ayak sesleri kulaklarımıza çarpmaya başlar. O yüzden büyüklerimizin de dediği gibi gençlik döneminde ilim, iyilik ve değerli dostlar biriktirmeliyiz ki, yaşlılığımızda bu birikimlerle yol alabilelim.

Google+ WhatsApp