‘Alfabenin gizli harfleri’…

‘Alfabenin gizli harfleri’…


Şansölye Scholz’un, dünyanın gözü önünde Rusya’yı Ukrayna-Donbass’ta ‘soykırım’ yapmakla suçlaması, tarihin gerçekten de ‘trajik’ denilen anlarından birine denk düşüyor olsa gerek…

 

Takiben, Almanya’nın savunma harcamalarını 100 milyar Euro gibi ekonomiden ziyade siyasi meblağa yükselteceğini açıklaması, bu yüzyılda üçüncü kez Berlin’e ‘bastırılmış duygularını’ yeniden yaşama şansının verildiğini gösteriyor…

 

‘Verildi’yi konuşacağız tabii. Çünkü bir de kendi ‘özünden’ çıkarmış olma ihtimali var bu ‘saatsiz bombayı’. Ama ilk tespit şu olmalı; Ukrayna-Rusya savaşının bir çıktısı değil bu. Kronoloji ters olsa da, cari savaş Almanya’nın militarizme dönüşünün alt başlığı!..

 

***

 

Uzun uzadıya tekrarın anlamı yok; Berlin’in 100 milyar euroluk “askerî inşa/militarizasyon” kararı, II. Büyük Savaş sonrası oluşan küresel düzenin kurallarına zıt yeni güncellemedir. Yazılımcılar şu sıralarda ‘zorunlu askerlik’ kararını da hazırlıyorlar olsa gerek…

 

Bu adım, Almanya’nın ‘özgün’ adımı mı.. Yoksa, yeni küresel düzen arayışlarının kararı mı? Yani ABD ve/veya İngiltere’nin. Çünkü Berlin 70 yılı aşan zaman dilimin ardından bu kararı-zamanlamayı gözeterek-alıyorsa, transatlantik ittifak, Avrupa, Rusya’nın parçalanması veya üç numaralı güç olarak yerini alması hatta ABD-Çin final maçı, tüm çevremizi ve Türkiye’yi etkileyecek sonuçlar üretecektir…

 

Nasıl ‘NATO eşittir ABD’ gibi kolaylaştırıcı bir formül varsa, ‘AB eşittir Almanya’ da işlevsel ve gerçekçi tarif olarak kullanıldı. İngiltere’nin AB’den ayrılmasıyla birlikte, Almanya’nın Avrupa’daki ‘merkezi gücü’ ve zaten kabul edilen ekonomik ağırlığı zirve yaptı. Türkiye ile ilgili konular dâhil, Birliğin hemen tüm kararlarında Berlin’in gücü hissedildi. Hatta Avrupa’da elle tutulur tek askeri güç kabul edilen Fransa’nın bile ‘kısa tutulmasında’ rol oynadı. Paris’in AUKUS’tan yediği kazık odur.

 

Bu gerçekler bahsettiğimiz yitik değil ama ‘ezik’ ruhun ortaya çıkmasını sağlamış olabilir mi? ‘Batı ittifakı’, bu izni Almanya’ya verip, ‘zincirlerini çözmüş’ olabilir mi?..

 

Almanya küresel hiyerarşide hak ettiği yerde bulunmadığını, düzenin yönetilmesinde yüklendiği sorumluluklara kıyasla kıyıda tutulduğu hissiyatına hep sahipti. Şimdi ‘o anın’ geldiğine karar vermiş olabilir mi? Yani Berlin, askerî ve dış politika konularında kendi kendini küçültme zorunluluğunu iptal ediyor olabilir mi? Sorunun doğal takipçisi merak, “ABD’nin bundan haberi var mı”yı önümüze getiriyor…

 

***

 

Anlaşalım; ABD, ‘yürü’ demeden mümkün değil! Nedenlerini bu köşede çok paylaştık, dertleştik. Ama tek cümleye indirirsek, Almanya ‘işgal’ altında ülkedir. ABD/NATO/Gladio odur. O halde cevap; ‘küresel jeopolitik kaygılar’, yerleşik ama çürüyen düzen, Almanya’nın serbest bırakılmasına karar verdi…

 

‘İşgal’e şimdi ek gerekiyor. ABD’nin Berlin üzerindeki etkisi hep güvenlik parametreleri, Atlantik ittifakı üzerinden kuruldu. Ama ‘şirketler’ görmezden gelindi. İki ülke arasındaki askeri-sınai işbirliği korkutucudur! (Kısa süre önce Alman otomotiv markalarına vurulan ağır darbeleri hatırlayalım.) Şirketlerin siyasetle, orduyla kurduğu ‘şebeke’ inanılmazdır. Önceki öyküler de bu yoldan başlamıştı. Şimdi de öyle olacaktır.

 

Washington, Rus-Alman ilişkilerine hep karıştı, karışmaya da devam ediyor. Berlin-Moskova ticari ilişkileri, bilhassa enerji kaynakları bağlamında özel bir konuma yükselmiştir ama Atlantikçilik, Alman stratejilerinin özü olmaya devam ediyor!..

 

Esasen bir güçlü karine de, bu kararın Berlin hükümeti bir koalisyon olmasına, içinde ‘yeşiller’ gibi askeri politikalar ve yatırımlar konusunda surat asan bir partinin bulunmasına rağmen, onlara da baş eğdirerek, hatta, “nükleer enerji/santraller konusuna bakışımızı gözden geçirebiliriz/erteleyebiliriz” türünden inanılmaz açıklamalar yapmasını zorunlu bırakan bir gücü teşhis etmemiz gerektiğidir…

 

Bu da hem özgürlükler alanında en uç noktaları savunduğunu söyleyen Avrupa tipi partilerin tıyneti hakkında fikir verir hem de ABD’nin nüfuz kalibresi hakkında…

 

***

 

Peki, küresel jeopolitik kaygı ne? Neden Washington ve/veya Londra, bu kadar büyük taşı merkez kareye sürüyor?..

 

ABD’nin Çin riskini fark etmesi bugünlerin işi değil. Stratejik bir endişe kaynağı olarak Pekin’in teşhis edilip, üzerinde düşünülmeye başlandığı zaman dilimi-daha eski kestirmeler de vardır kuşkusuz ama düzenin sistematik algısından bahsediyorum-90’lı yılların başıdır…

 

Ele aldığımız örneği besleyen ilk somut ipucu-ki bu artık ortada bir Amerikan planının varlığını da ispatlar-ikinci savaş sonrası kelepçelenen bir başka ülkenin, Japonya’nın da askerî ayaklarındaki prangaların çözülmesidir.

 

Berlin-Tokyo benzerliği şimdi belirgin hale geliyor. Anayasasında dahi askeri gücünü bizzat kısıtlayan Japonya’nın son 10 yıl içinde tek tek bağlarını çözdüğünü, askere almadan nükleer çalışmalara kadar (!) geniş bir militarizasyon ayağında düzenlemeler yaptığını anımsamalıyız.

 

Düşünün ki, anayasasında, “… Japon halkı savaşı ulusal egemenlik hakkı, tehdit ve güç kullanımını da uluslararası çatışmaların çözüm aracı olarak görmekten sonsuza kadar vazgeçmektedir. Bu amaca ulaşmak için kara, deniz, hava güçlerine ya da diğer potansiyel savaş kaynaklarına asla sahip olmayacaktır” yazan Japonya’nın son 10 yıldaki savunma harcama ve anlayışındaki patlama göz yaşartıcıdır…

 

Bu Pasifik kanadıdır. Avrupa-Rusya-Orta Asya ayağı da Almanya ile başlamış oluyor ve Ukrayna krizi bu haritada ancak ara aşamalardan biri sayılabilir…

Google+ WhatsApp