Ajitasyon ve propaganda mı, adalet ve kuşatıcılık mı?

Ajitasyon ve propaganda mı, adalet ve kuşatıcılık mı?


“Mesele ağaç değil arkadaş” söyleminden “mesele rektör değil arkadaş” söylemine uzanan çetrefilli ve sancılı bir dizi süreçler yaşıyoruz. Herkes ulaşabildiklerine bir an önce ve en net haliyle “büyük resmi” göstermenin telaşesiyle yanıp kavruluyor. Her bir meydanda, sokakta tepeden tırnağa korkuyla, büyük bir panik ve endişeyle örülmüş kasvetli bir uzun hava kulaklarımıza okunup duruyor sanki. “Ülke elden gidiyor, devlet batıyor, millet yıkılıyor, gelecek nesillere esaret ve zillet mirastan başkaca bir şey kalmayacak” türü kehanetlerden geçilmiyor ortalık.

 

Vatana millete ihanet suçlaması bu ülkedeki en yaygın ve en muteber itham. Alıcısı çok, getirisi yüksek olsa da bu malı üretip pazara sürmekten özenle imtina etmek gerekiyor. Kısa vadede birtakım siyasi-ticari faydalar umuluyorsa da ahlaki ve hukuki, siyasal ve toplumsal zeminlerde binlerce zarar üreten bu hastalıklı yöntemi bütün tarafların terk etmesi icap ediyor. Siyasetin kuralı deyip, iktidar mücadelesinin terk edilemez ruhu deyip ihanet retoriği üzerinden ilerlemek yine de mümkün elbette. Lakin bu retorikle ilerlerken sarf edilen enerji, zaman ve kadroların karşılığında kat edilecek mesafe ancak bir arpa boyuna denk geleceğini de daha en başta göze almak gerekiyor.

 

Eleştirecek yığınla iş varken yalana hele hele çok büyük, sistematik ve kısa sürede tekzip edilecek yalanlara müracaat etmek hem enteresan hem de karanlık bir ruh halinin tezahürü olsa gerek. Bakın mesela Ece Temelkuran ve Oya Baydar’dan Murathan Mungan, Ferhan Şensoy, Zülfü Livaneli, Yekta Kopan ve Atilla Dorsay’a kadar 147 aydın ve sanatçı bir araya gelip Boğaziçi eylemlerine destek için bir bildiri kaleme alıp imzalamışlar. Çok güzel bir aydın duyarlılığı, yerinde bir sanatçı tavrı diyerek tebrik etmek için kolları sıvarken doğal olarak önce şu bildiriye bir bakalım diyorsunuz. İlk cümlede mi ofsayta düşer bu kadar aydın ve sanatçı diye hayıflanmadan da edemiyorsunuz, ne yazık ki. Öğrencilerin terörist olarak yaftalanmasını şu kadarının gözaltına alınmasını kınamak tamam da “Demokratik haklarını kullanan öğrencilere polisin yönelttiği “aşağı bak” komutu…” işi nereden çıktı. “Aşağı bak” söyleminin görüntülere giydirildiği ortaya çıkmışken neden inatla “polisin aşağı bak komutu” yalanı üzerinden ajitasyon ve propaganda yapma yönünde bu kadar insan irade beyan ediyor? Bu basit bir ayrıntı, ihmalden kaynaklanan bir yanılsama değil. Aksine Kemalist-sol kültürün pek sevdiği ve kesin sonuç vereceğine inandığı bir ajitasyon ve propaganda yöntemi olduğu için “aşağı bak” parolasına bu kadar heyecanla sarılıyorlar maalesef.

 

“Aşağı bakmayacağız” şeklinde dürüstçe ve cesurca haykırabilmek için evvelemirde aşağıları temsil eden akli ve ruhi hastalıkları, sapkın davranışları terk etmek gerekmez mi? Benzer bir durum “devlet kanalı TRT vatandaşlara çöpten sağlıklı ürünleri ayıklayıp toplama yöntemi öğretiyor” türü paylaşımlarda kendini gösteriyordu. Eylemlere katılan başörtülü bir kız öğrencinin gözaltı sürecini anlatırken “başımı açtılar, örtmeme müsaade etmediler” türü görüntülerle tekzip edilen iddialarına sarılırken de gösterdiler aynı çevreler. Örnekleri çoğaltabiliriz ancak kifayet eder sanırız.

 

İktidar kanadından eylemlere yönelik ilk etapta sarf edilen niteleme ve ithamlar da benzer bir sıkıntıyla maluldü ne yazık ki. Sürekli bir biçimde eylemleri PKK ve radikal-silahlı sol örgütlerle iltisaklı ve irtibatlı ilan eden resmi beyanlar aynı hastalıklı geleneğin tezahüründen başka bir şey değildi aslında. Sürekli terör, bölücülük, ihanet vurgusu yapılarak ne toplum ikna edilebildi ne de eylemlerin büyümesi engellenebildi. Resmi söylem yanlıştı, sonuçları da siyaset açısından faydasız oldu. 

 

Asıl sapma ajitasyon ve propaganda yarışına girmekle başlıyor. Adalet ve kuşatıcılık açısından esaslı bir rekabet yaşanması gerekirken basit ve geçici kazanımlara odaklanan siyaset ülkeyi anlamsız ve faydasız birtakım hırslara angaje ediyor. Ehliyet, liyakat, toplumsal talepleri karşılama, sosyal adalet, kuşatıcı söylem gibi alanlarda uzun erimli, sabırlı ve azimli işler üretmeye aday olmak icap ediyor. Herkes kendi defosunu, çelişkisini gizlemenin fakat rakiplerininkini hiç gündemden düşürmemenin peşinde. İyi ama sürekli rakiplerin açıklarını arayıp afişe ederek hangi iyilik, güzellik ve de hayır inşa edilebilir ki!? Bir an önce bu çarpık ve fasit işleyişin dışına çıkmak gerekiyor.

 

Ahlaki ve hukuki kaidelere sadık, tutarlı ve şeffaf, toplumsal duyarlılıklara riayet eden bir siyaseti ajitasyon ve propaganda gücüyle kimse alaşağı edemez. Rüşvetle, iltimasla, usulsüzlük ve yolsuzlukla mücadeleyi en temel strateji belirleyen bir iktidarı böylesi modern hurafeler ve ideolojik sapkınlıklarla hiçbir güç odağı tasfiye edemez. Toplumun inancını sarsacak, itimadını zedeleyecek, güven ve ümit duygularını boşa çıkaracak söylem ve eylemlerden, kadro ve ilişki biçimlerinden ölümden kaçar gibi kaçan siyaset tarzı her zaman ve her şartta kazanacaktır. Asıl mesele bu ilkelerin kalesi, yıkılmaz abidesi gibi halkın yanında durabilmektedir.

Google+ WhatsApp