Ahlakı Tahfif Eden Siyaset Çürür ve Çürütür (2)

Ahlakı Tahfif Eden Siyaset Çürür ve Çürütür (2)


Kadim dönemlerden bu yana devlet-iktidar zenginleşmenin, kudreti tekeline almanın, şöhret ve şatafat içerisinde insanlara hatta Alemlerin Rabbi Allah’a karşı tekebbür etmenin en önemli aracı olmuştur. Siyasetin, sermayenin veya devletin bizzat kötülük kaynağı olmasından kaynaklanmaz bu sapma. Fakat bu unsurlar insanoğlu için en ağır imtihan alanlarıdır. Bir insan ve toplumun elde edeceği sermaye ve devletin cesameti hayatın ve dünyanın gelip geçiciliği, sadece ve sadece Allah-u Teala’nın baki oluşu karşısında ne kadarlık bir kıymeti harbiyeye sahip olabilir ki? Ancak insanoğlu kendisinin atılmış pis bir sudan yaratıldığını unutup Rabbi’ne karşı apaçık bir hasım kesilebiliyorsa kendi türüne karşı neler neler yapmaz ki!

 

İstiğna ve Tekebbür Mantığı Değişmiyor

 

Peki, yaradılış ve imtihan gerçeğini unutanların, nankörlük ve zulümle hükümran olmaya kalkışanların önüne hangi söz ve davranışlarla dikileceğiz? Günahıyla övünenlerin, şirkten şehvete değin Şeytan’ın bütün ihvalarını bir hayat tarzı olarak öğütleyenlerin tuzaklarını nasıl boşa çıkaracağız? Tek tek fertlerin fıska fücura savrulup sapmasından daha tehlikeli olan ailelerin, toplumların fıska fücura savrulmasıdır. Bununla beraber aile ve toplumun fıska ve fücura savrulmasından daha tehlikeli olan siyaset ve devletin fıska ve fücura savrulmasıdır. Fısk ve fücur aşağıdan yukarıya da yukarıdan aşağıya doğru da işleyebilir elbette. Bozulma tek taraflı değil çift taraflı işler çoğunlukla. 

 

Yalan söylemek, faizle iş yapmak veya rüşvet almak/vermek hiçbir durumda meşru görülemeyecek büyük günahlar olmasına rağmen neden bu kadar yaygınlaştı? Siyasetin tabiatı, bürokrasinin teamülleri, sermaye ve medyanın karakteri bu ve benzeri günahları mecbur kılıyor, başka çaresi yok gibi mazeretler öne sürülüyor hemen. İyi ama kim açıkça “Şeytan onlara (kötü) amellerini tezyin etti (hoş ve süslü gösterdi)” mealindeki ilahi uyarıları hatırlatacak? Sıkıntı esasen giderek çetrefil bir pozisyona doğru ilerliyor. Çünkü hem Allah ve Resulü’ne iman edip hem de yalan, rüşvet, iltimas, israf, faiz, tağuta müdanaa gibi günahları işleyerek hakka ve halka hizmet edebileceği zannediliyor hem de adalet, merhamet, tevazu, takva, infak, isar gibi salih amelleri muayyen bir süre ertelemeden devreye sokulması halinde zarar görüleceği var sayılıyor.

 

Siyaset kendisini her şeyin fevkinde konumlandırıyor, Allah’ın emir ve yasaklarının dahi ne zaman ve nasıl uygulanacağına karar verme hakkını kendinde görüyorsa büyük bir felaketin eşiğindeyiz demektir. Burada “devlet-iktidar ne için var, kimin için ayakta durmalı?” sorusu devreye girer. Devlet-iktidar unutulmasın ki hakka, hayra ve devlete hizmet ettiği sürece muteberdir. Mutlak ve öncelikli olan devletin-iktidarın bekası değil adaletin, hayrın ve halkın bekasıdır. Ne pahasına olursa olsun devletin-iktidarın bekasını muhafazaya kalkılması zulmün de fesadın da fitnenin de önünü alabildiğine açacaktır. Adalet emrinin hilafına hareket eden, merhamet ve güvenlik ihtiyacını teminde acze düşen, temel hak ve özgürlüklerin korumasını temel strateji olarak belirlemeyen bir devletin-siyasetin bizim değerler dünyamızdaki yeri hiç de muteber değildir.

 

Siyasetin kendisini yozlaşmadan, devletin kendisini zulüm ve fitneden koruyabilme yeteneği ya yoktur ya da çok zayıftır. Siyaseti yozlaşmadan, sermaye ve bürokrasiyi oligarşik tutumlardan, devleti zulüm ve fitneden arındıracak olan toplumsal düzeyde seyreden dinamik bir “emri bil maruf-nehyi anil münker” tavrıdır. Hikmet ve güzel öğüt, hakkı ve sabrı tavsiye, günahlara karşı açık ve net tavır, salih amelleri yaygınlaştırmak üzere sergilenecek sebatkâr davet, ahiret yurdunda karşılaşacağımız manzaralar, geçmiş ümmetlerin başına gelenlerin hikâyeleri vd. bireyin, ailenin, toplumun, siyasetin istikametini belirlemesi için durup dinlenmeksizin gündem edilmesi gerekiyor. 

 

Türkiye toplumu uzun bir dönem ciddi birtakım sıkıntılara, eziyet ve yokluklara maruz kaldıysa da İslam coğrafyasının diğer bölgelerine nazaran oldukça iyi imkân ve tecrübelere sahiptir. Fakat işkence, hapis, sürgün veya idam gibi imtihanlarla daha az sarsılırken varlık, mevki, makam, şöhret, zenginlik, iktidar gibi imkanları hakkıyla değerlendirmediği için daha ağır sarsıntılar, savrulmalar hatta sapmalar yaşamaktadır.

 

Sorular beklenmeyen yerden çıkmış gibidir adeta. Askeri vesayet ve darbe dönemlerinde içe kapanarak bile olsa kimlik ve değerlerini korumayı belli oranda başarmış olan bir toplumun kendi iktidarları döneminde bırakalım geniş kitleleri kendi çekirdek aileleri için bile cazip bir model olamaması içler acısı bir durumdur. Yokluk ve sıkıntılara direnip varlık ve refahın ayartmalarına koşarcasına kapılmak ibretlik bir tablodur.

 

Zafer ve Hezimet Tabloları İlgi Bekliyor

 

Muhatap olduğumuz siyasal ve toplumsal akış esasen bütün toplumlar için geçerli olan ‘sünnetullah’ın tecellisinden başka bir şey değildir. Değiştirme, dönüştürme iradesini kaybedenlerin değişime ve dönüşüme maruz kalmasıdır yaşadıklarımız. İktisadi ve siyasi imkanların önümüze serildiği bir vasatta bizi terbiye ve tahkim eden itikadi, ahlaki ve ameli prensiplerimize şu ya da bu oranda sırt çevirmemiz bizi hırslı ama tatminsiz, gösterişli ama muhtaç bir pozisyona sürüklemektedir. Oysa Kur’an-ı Kerim’in üçte biri Resul ve nebilerin kıssalarını bir öğüt ve ibret olmak üzere bizlere anlatmaktadır. Hz. Muhammed Mustafa’nın (a.s.) ve Raşid Halifelerin, müçtehid imamlardan günümüz İslam davetçilerine değin engin bir tecrübe önümüzdeki yolları aydınlatan binlerce kandil gibi durmaktadır. 

 

Kimi zaman ihmal ettiğimiz ama çoğu zaman bastırdığımız duygu yenilgi ve bozgunları ortaya çıkaran söylem, eylem ve aktörlerle yüzleşme duygusudur. Halbuki tarih sadece başarılar, kazanımlar üzerine kurulmuyor. Aksine hezimetler, kayıplar da tarih yapıcı ana unsurlardır. 

 

Sürekli olarak tarihin tekerrür etmesinden şikâyet edip siyasal ve toplumsal zeminde hataları tekerrür ettirmeyecek tedbir ve ibretler üzerine yoğunlaşmaktan imtina etmek tuhaf bir tercihtir. Bütün nimetler gibi siyasal iktidar nimeti de bir imtihandır. Nimet ve imtihan dengesini kaybetmiş bir siyaset her türlü yozlaşmanın da kapısını açacaktır. Bir siyasal iktidarın öncelikli hedefi teknik, askeri, ekonomik veya diplomatik ilerleyiş değil güzel ahlak ve sosyal adalet anlayışını, istişare ve merhamet pratiği en geniş toplum kesimleri nezdinde kökleştirmek olmalıdır. İstişare fitneyi engeller, adalet zulmün kökünü kurutur, merhamet kalpleri yakınlaştırırken istişareyi hafife alan, adaleti erteleyen, merhameti zayıflık sayan hırs küpü bir siyasal mantıkla asla huzura ve kurtuluşa eremeyiz.

 

Zerre miskali hayrın da zerre miskali şerrin de karşılığının görüleceği hesap gününe olan imanda yaşanan zaafların her türlü suçun, günahın, fitnenin önünü açtığını unutmayalım. İşte tam da bu sebeple bir işten yorulduğumuzda hemen diğerine sarılalım, çünkü başka çaremiz yok. 

Google+ WhatsApp