Adı çocuk

Adı çocuk


Çocuk yaralı başını avuçlarına almış sabit bir noktaya bakıyordu… Korkuyordu çocuk,  kanatları kırılmış bir kuş gibi tedirgindi, başına dokunan şiddet yağmurundan kaçıp tenha bir köşeye, insan sesinin olmadığı bir adaya sığınmak istiyordu. Omuzlarına dokunan adamların ellerine odaklanıyor ve bu ellerin taşa dönüşüp canını acıtabileceğini düşünüp, kendini geri çekiyordu. Çocuk omuzlarındaki ağır yükün etkisi ile vaktinden önce olgunlaşmış, attığı her adımı kontrol eder hale gelmişti. Çocuk korkulu bir rüya görmüş gibiydi ve aldığı yaranın acısını başında değil yüreğinde hissediyordu.

 

Çocukların bariz özelliklerindendir, bir yetişkinle karşılaştıklarında ebeveynleri ile özdeşleştirir ve yakınlık hissederler. Çocuk için bu kişi bütün çocukları kanatlarının altına alan ve koşulsuz seven, kollayan bir baba ya da annedir. Fakat başına değen taşın bir erişkin tarafından atıldığını anlayınca dünyası başına yıkıldı çocuğun, gözlerini sabit bir noktaya dikti, hiç konuşmadı, yalnızlığa çekilip korkuları ile başa çıkmaya çalıştı. Habis bir adamın attığı o taş çocuğun hem başına, hem kalbine değmiş ve onun erişkinlere olan güvenini sarsmıştı. Çocuk saatlerdir tek kelime etmiyor, gözlerini kaçırıyordu insanlardan. Çocuk konuşmuyor, başını kaldırmıyor, sorulan sorulara cevap vermiyordu. Çocuk için etrafını kuşatan yetişkin insanlar sığınılacak bir liman değil tehlike saçan varlıklardı.

 

Çocuk kötü adamların ve onların ürettiği şerrin bütün dünyaya yayıldığını fark etti ve korktu, eğer kanatlarını kaldıracak dermanı olsaydı, gökyüzüne doğru yol alacak bu canilerin şerrinden uzaklaşacaktı. Ama kırılmıştı kanatları, gözlerini kaçırarak kendini güvende hissetmeye çalıştı. Kendisine sorular soran sağlık görevlisinin ifadelerine cevap veremiyordu çocuk, tehlike sinyallerinin devam ettiği bir ortamda yapayalnız kalmışçasına gözlerini toprağa çevirmiş, öylece bekliyordu.

 

Çocuk başına değen taşı düşündükçe hikâyenin en başına kadar gidiyor memleketinde yaşadığı korku dolu günleri, kaybettiği yakınlarını, göç yollarında maruz kaldığı meşakkatleri düşünüyor ve kötü adamların ülkesini ve kendilerini niçin hedef aldıklarını anlamaya çalışıyordu. Çocuk insandan ve insanın şerrinden korkuyor ve dışarıdaki vahşetten iç dünyasındaki masumiyete taşınıyordu. Ve çocuk kendini ancak bu şekilde teskin edebiliyordu.

 

Çocuk başının üzerine taşlar yağdıran o adamların kendilerine karşı neden bu kadar nefret duyduklarını, niçin yuhaladıklarına, niçin nefretle baktıklarına bir anlam veremiyor ve kendini çok çaresiz hissediyordu. Çocuk şiddetin sadece ülkesinde değil bütün dünyada var olduğunu düşünüyor ve sessizliğe gömülüyordu. Kendisine yardımcı olmak isteyen sağlıkçı ağabeyleri adını soruyorlardı ama bunun ne önemi vardı ki, adı kire bulaşmamış, masumiyetini kaybetmemiş ve çileli yollarda savrulmuş bir çocuktu. Adı çocuktu ve çocuğa adı, adresi, kimliği rengi sorulmazdı, çocuk masumiyetin diğer adıydı. Adı çocuktu… Konuştuğu dil farklıydı, doğup büyüdüğü ülke farklıydı ama dünyadaki bütün çocuklar hayata nasıl bakıyorsa o da öyle bakıyordu. Savaşın şiddette hiçbir sınır tanımayan yüzü kardeş bildiği bir ülkede başına değen taş kadar acı vermemişti çocuğa. Annesi İslam’ın düşmanları topraklarımızı bombalıyorlar dediğinde bunu anlamakta hiç zorlanmamıştı ama kardeş bir toplumda başlarına yağan taşlara çok içerlemiş ve hayata küsmüştü çocuk.

Google+ WhatsApp