Açıklık

Açıklık


Herhalde tekmil dünyâ dillerinde bu kelimeden daha ferahlatıcı olan pek az kelime vardır. “Açıklık” büyülü bir kelime. İnsanın varlığını büyütüyor. Onun zıddı olan “kapalılık” ise daraltıyor, küçültüyor ve boğuyor. Açıklık ışık ve özgürlüğü, diğeri ise karanlık ve baskıyı çağrıştırıyor. Dahası; açıklığın gerçek, kapalılığın ise yalan ile bitişen çağrışımları olduğunu görüyoruz.

Târihsel ve siyâsal olarak bakılacak olursa “açıklık” muhalefetin; “kapalılık “ ise iktidârların payına düşüyor. İktidar pratiklerinin eşitsizlik doğuran çıkar ilişkilerinden beslendiği , bunu devâm ettirebilmek için muhalefetleri sindirdiği ve gerçekleri karanlık ile bastırdığı söylenir.. Muhalefet mekaniğinin, karanlıkları dağıtmak, herşeyi açıklığa kavuşturarak gerçekleri ortaya çıkarmak, insanları özgürleştirmek vb temalar etrâfında yoğunlaştığı bilinir. Hoş, çok defâ böyle olmaz. Muhalefetler bir defâ iktidâr olduktan sonra benzer ilişkileri kurar ve derin hayâl kırıklıkları doğururlar. Dünün açıklık, gerçekçilik ve özgürlükçülük taraftarları bugünün kapalı, yalanlarla beslenen baskıcı uygulamalarına imzâ atarlar.

Bu döngüye rağmen “açıklık” umudu hiç sönmez. Hep diri kalır. İçerdiği tekmil mânâlarla saflıktır bu. “Dün olmadı, ama bu defâ olacak” denilir. Açıklık sağlanana kadar mücâdeleye devâm denir. Prometheus’da olduğu gibi trajik olan ile epik olan bu döngüde birleşir. Hâlbuki “açıklık” ve “kapalılık“ ayrışık değil iç içe yaşarlar. Her açıklık durumu içinde kapalı; kapalı durumları içinde de açık kalan bir şeyler vardır. Dahası, yine diyalektik olarak kapalı kalmış ve açıklığa kavuşmuş ilişkiler berâber varolurlar. Her târihsel boyutta , bâzı gerçekler açığa çıkar, bâzıları ise karanlığa gömülür. Varlığımızı açık ve kapalı alanlar kuşatır. Özgürleşim kazanımları, teslimiyet kayıpları ile berâber gelir. İrâdenin zaferleri ağır irâde kayıplarıyla at başı yürür.

Modern dünyânın “ruhû” açıklık taleplerini âzâmileştiren; tâbir yerindeyse mutlaklaştıran bir iddia üzerine kuruldu. Burjuva bir talepti bu. Gerçekle yüzleşmek âdeta bir tutku hâline geldi. İrâdeyi zayıflatan karanlık aşılacak, açıklık sağlanacak, gerçeklerle buluşulacak ve insan târihinin nesnesi olmaktan kurtulacak, öznesi hâline gelecekti. Açıklığın alanı ise kamusal mekânlardı. Kamusal alanlar her zaman “görülmeyi” ve “göstermeyi” mümkün kılan alanlardır. Kadim iktidarlar, tekmil müesseseleriyle berâber bu alanları kendilerine tekellemiş ve güç gösterilerini yaptıkları birer sahneye dönüştürmüştü. Aslında bu ışıklı gösteriler mârifetiyle insanlığın dünyâsı karartılıyordu. Modern dünyânın rûhu ise, kamusal mekânları, teatral sapmalardan arındırmayı, gerçeğin açığa çıktığı alanlar hâline getirmeyi arzuluyordu. “Gösterişin” yerini (gerçek temelli) “göstermeler“ almalıydı. Bu aynı zamanda kamusal alanların demokratizasyonuna giden bir gidişi doğurmaktaydı. Bunun araçsal donanımı da artık vardı. Matbaalar, rotatifler açıklık için çalışacaktı.

Bu burjuva düş elbette çok mahdut bir şekilde hayâta geçti. En başta modern dünyânın maddî çevresini meydana getiren kapitaldi. O, her şeyi maddîleştiren, nesneleştiren ve mallaştıran zincirleme bir reaksiyondu. İnsanı açıklığa kavuşturan kamusal alanları da kısa zaman içinde kuşattı. Büyük kitleleri ağır bir disiplin ile işleyen üretim zinciri içine soktu. İnsanlığından uzaklaştırdı, yabancılaştırdı. Modern devlet aygıtı da buna paralel çalıştı ve tekmil insan ilişkilerini bürokratize ederek iğdiş etti. Nihâyet “Das Kapital” kültürel dünyâyı da kısm-ı âzâmıyla kontrolü altına aldı. Bu kapitalin kapitalizme evrilmesindeki en kritik aşamaydı. Matbaalar, rotatifler tekelleşti. Yalan yaymaya başladı. Bağımsız ve eleştirel kültür merkezleri ise hızla kenâra itildi. Dahası kamu düzeni adına şiddetle bastırıldı.

Üretim disiplinin ağır krizler neticesinde çözüldüğü ve tüketim ile de eşleşen kültür kamusallıklarının yükseldiği bir başka evreyi de yaşadık. Bu evrede umutlar yeniden yükseldi. Üretim disiplinin dağıldığı yeni bir kamusal tecrübeydi bu. Bu disiplinin bir zamanlar boğduğu yoğun bir kültürelleşme kapladı her yeri. Açıklık tutkusu, belki de târihte olmadığı kadar zirveye yükseldi. “Açık Toplum” talepleri en yüksek perdeden seslendirilmeye başladı. Tuhaf olan eleştiri odaklarının ulusdevletlerle sınırlı olmasıydı. Kapitalizm eleştirileri ise sönmüş; hatta eleştirel dünyâ ile kapitalist ilişkiler arasında “tarihsel bir uzlaşma” sağlanmıştı. Bunun adı liberâlleşmeydi. Zamân içinde gördük ki, kabuk değiştirmiş , devlet ve ulus ile yaptığı akdi bozmuş olan kapitalizm bizzât bunun mühendisliğini yapıyordu. Devlet ve ulusların “bozuk” sicilleri ortaya dökülüyor ve insanlık derin bir özgürleşme esrikliği ve yanılsaması yaşıyordu.

Şimdi dijitalizm üzerinden bir başka evredeyiz. Medyanın en yüksek dozda demokratize olduğu, her türlü aracıyı ortadan kaldıran bir evre bu. Twitter, Facebook, You Tube gibi yeni mecrâlar bunlar. Karanlıklara tutulan sayısız fener. Gösteriş ve gösterinin kesiştiği kavşaklar.. Teşhircilik en parlak devrini yaşıyor. Bu kadar aydınlığın ve açıklığın bizi götüreceği yer olsa olsa yeni bir karanlıktır. Çok az çevre teknokapitalizmin odağında oluşan tekellerin farkında. Kapitalizm artık bastırmayı çoktan bıraktı. Tam tersine her şeyi açığa çıkarıyor. Bunlardan akıl almaz bir data birikimi sağlıyor. Kontrol kapasitesini arttıyor. Elde ettiklerini bastırması ise her zaman olduğundan daha kolay… Gâliba herşey evlerimizdeki misâfir odalarımızı tasfiye ettiğimizde başladı. Belki bir gün yazarım…

Google+ WhatsApp