AB’nin Yaptırım Kararları Türkiye’yi Hizaya Sokabilir mi?

AB’nin Yaptırım Kararları Türkiye’yi Hizaya Sokabilir mi?


Brüksel’deki 10-11 Aralık Avrupa Birliği liderler zirvesinin pandemi, bütçe, Amerika’yla ilişkiler, iklim değişikliği gibi öncelikli konularından birisi de özellikle Doğu Akdeniz bağlamında Türkiye’yle ilişkiler teşkil ediyor. Uzun bir zamandır Türkiye’ye yönelik alınacak yaptırım kararlarını netleştirmek isteyen AB içerisinde bir çelişki ve çekişme de yaşanıyor zaten. Fransa, Avusturya ve Yunanistan’ın 27 ülkeden müteşekkil Avrupa Birliği’nden firesiz bir biçimde bir dizi ağır yaptırım kararları çıkarmak üzere mücadele verdiği biliniyor. Buna mukabil Almanya ve İtalya’nın süreci yumuşatarak AB-Türkiye ilişkilerini gerilimden uzak ve diyaloğa açık tutma yönünde adımlar attıkları izleniyor.

Henüz hafta başında AB, “Küresel İnsan Hakları Rejimi” kararını hayata geçirmek üzere düzenlemeler yapıp dünyanın her neresinde olursa olsun temel haklarda ihlallerde bulunan şahıs, devlet ve hükümet dışı kurumlara ağır yaptırımlar uygulama kararı almıştı. Ancak bu kararın alınmasından iki gün sonra, AB liderler zirvesinden iki gün önce Paris’te Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron tarafından yoluna kırmızı halılar döşenip, şaşaalı tören ve davetlerle karşılanıp göğsüne “şeref madalyası” takılan bir misafiri vardı: Mısır’daki kanlı darbenin şefi General Abdülfettah Sisi. Küresel İnsan Hakları Rejimi’nin ne kadar ciddi ve tutarlı bir düzenleme olduğuna dair Elysee Sarayı’nda gerçekleşen buluşma esaslı bir gösterge sayılır. 

Avrupa’nın İdeal Ülke ve Lider Profili Nasıl?

Sadece Fransa medyası değil neredeyse bir bütün olarak Avrupa medyası Sisi cuntası tarafından cadde ve meydanlarda katledilen on binleri, işkence merkezi olarak işleyen cezaevlerine doldurulan yüz binleri ve ülke dışına kaçan iki milyonluk kitleyi görmezden gelebiliyordu. Aslında France 24’ün “ortak düşman Erdoğan’a karşı Macron ve Sisi ittifakı” mealinde özetlediği buluşma Avrupa’nın Batı dışı toplumlara bakışını özetleyen bir tabloydu. Resmi veya gayrı resmi kanallardan sürekli bir biçimde AB liderler zirvesinden muhakkak Türkiye’ye ağır yaptırım kararları çıkacağına ilişkin haberler Türkiye’yi geri adım attırmaya matuftu. Yaptırım kararlarına ilişkin taslağın ajanslara sızdırılması da Türkiye kamuoyuna korku salmayı hedefliyordu. Ancak Türkiye’den AB’ye verilen karşılıklar hiç de oralı olunmayacağını resmen ilan ediyordu.

AB’nin atacağı adımları dikkatle izlediklerini ifade ettikten sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “herhangi bir yaptırım kararı Türkiye’yi çok fazla da ırgalamaz” resti takip ediyordu. Ayrıca Erdoğan, AB içerisindeki çatlak ve çelişkinin de gayet iyi farkındaydı. Yaptırım tehditlerinin geçersizlik ve faydasızlık içerdiğini belirginleştiren çıkışlardan biri de NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’ten geliyordu. Stoltenberg’in AB liderlerine Türkiye’yle görüş ayrılıklarını yapıcı bir yaklaşımla çözüme kavuşturma çağrısında “Türkiye’nin Batı ittifakı için taşıdığı önem” bariz bir biçimde öne çıkıyordu. 

AB’nin Nüfuzu ve Nefesi Yeter mi?

Stoltenberg’in hem NATO hem de AB ve ABD’ye hitaben sarf ettiği “Türkiye’nin taşıdığı önemi kabul etmek zorundayız” cümlesi yaptırım ve ambargo çağrılarının zararı çift taraflı derinleştireceğinin ikrarı sayılabilir. Bir taraftan covit-19 salgınının açtığı tahribat ve belirsizlikle diğer taraftan da İngiltere’nin ayrılış sürecinin (Brexit) getirdiği türlü zorluklar AB’nin güç ve nüfuz kaybını teyid ediyor. Tam da bu gibi gerekçelerin üzerine AB Dışilişkiler Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in Türkiye’ye ilişkin karar alabilmek amacıyla umutları “Washington’daki yeni yönetim ile de artık daha pozitif bir ilişki içinde” olmaya bağladığını görmek gerekiyor. Fransa, Avusturya ve Yunanistan cephesinden gelen radikal ve tehditkâr tekliflerin karşısından Almanya’ya daha yakın duran İtalya’nın Türkiye perspektifi daha makul ve yapıcı mesajlarla kendisini belli ediyor. Mesela bu bağlamda İtalya Başbakanı Giuseppe Conte’nin “AB’nin tek ses ve dayanışma içinde olması” gerektiği kadar “inandırıcı olma ve tansiyonu arttıracak dinamikleri tetiklemekten kaçınma” yönünde tavsiyelerde bulunduğunu da hatırlatalım.

Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye ilişkin aldığı yaptırım kararlarını genişletmek üzere toplanan zirve sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan kalabalık bir heyetle Azerbaycan’a gitmiş ve Bakü’de Ermenistan işgalinin bitirilişi dolayısıyla tertiplenen askeri törenlerde konuşma yapıyordu. AB’nin hedefli yaptırımlar listesi Türkiye devletini değil de kişi, şirket ve kurumları (esasen Türk Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ve bazı yöneticiler yaptırım listesinde) hedef alıyor ve başlangıç tarihi Mart 2021’e ertelenmiş durumda. 

Peki, Avrupa Birliği bu tür yaptırım kararlarını genişletme yönünde beyanlar vererek Türkiye’yi Ege ve Doğu Akdeniz’den tecrit edebilir mi? Libya ve Suriye’de verdiği askeri ve stratejik mücadeleyi sonlandırabilir mi? Bir taraftan Azerbaycan’a diğer taraftan Tunus ve Somali üzerinden Afrika’ya uzanan diplomatik ataklarını çelmeleyip engelleyebilir mi? Bu gibi sorulara “evet” cevabı vermek hiç de kolay olmayacaktır sanırız. 

Avrupa Birliği ve Türkiye ilişkisi makul ve meşru bir ilişki olacaksa AB buyurgan beyanlar vermekten ve sömürgeci mantıkla hareket etmekten özenle kaçınmalıdır. Türkiye’nin ev ödevini denetlemeyi vazife edinen Avrupa’nın ahlaki ve hukuki tutarlılık alanındaki çok fazlasıyla birikmiş kendi ev ödevlerine de hızlıca el atması gerekiyor. Türkiye’yi yıpratıp itibarsızlaştırmayı gaye edinen Avrupa Birliği’nin küresel ilişkileri Sisi ve Hafter tipi cunta şeflerine, Trump ve Putin tipi saldırgan liderlere teslim etmesi kaçınılmazdır. Umulur ki Avrupa Birliği, Türkiye’de gerek siyasal gerekse toplumsal katmanlarda giderek zayıflayan hatta itibar kaybeden imajının üzerine ciddi ciddi analiz ve planlamalar yaparak sağlıklı bir yol haritası oluşturur.

Google+ WhatsApp