‘Abdülhamid’in Kaygıları’

‘Abdülhamid’in Kaygıları’


Ebüssüreyya Sami’nin “Abdülhamid’in Kayguları” isimli risalesinde dikkat çekici misaller bulunmaktadır. Bunlardan birisi, Ali Suavi meselesidir.

 

II. Abdülhamid’in evhamlı ve tedirgin bir ruh haline sahip olduğu, fakat aynı zamanda da çok otoriter tavrıyla meselelere müdahale ederek, krizleri yönettiği, dönemin yazarçizerleri tarafından sıkça dile getirilen malumatlardandır. Hem evhamlı, hem de kimin kendisine sadakatle bağlı olduğuna çok dikkat eden, liyakatten ziyade sadakate önem veren sultan olarak anılmaktadır.

 

Abdülhamid’in hem evhamlı ruh halini yansıtması, hem de kendisinin emirlerini sorgulamayacak kadar sadakatle bağlı olanları anlayabilmesi için, Ebüssüreyya Sami’nin “Abdülhamid’in Kayguları” isimli risalesinde dikkat çekici misaller bulunmaktadır. Bunlardan birisi, Ali Suavi meselesidir.

 

Ali Suavi, Abdülhamid tahta çıktıktan kısa bir süre sonra, etrafına topladığı adamlarla Abdülhamid’i devirmek için Çırağan Sarayı’na baskın yapmış, bu baskın sırasında Hasan Paşa tarafından başına sopa ile vurularak öldürülmüştür. Olaydan yıllar sonra Ali Suavi meselesi yeniden gündeme gelir.

 

Ebüssüreyya Sami, Ali Suavi meselesini şöyle anlatır:

 

Abdülhamid’in saltanatının ortalarına doğru idi. Bir gün saltanatın sadık hizmetkârlarından biri tarafından Yıldız Sarayı’na “azad kabul etmez kulları filancadan” imzalı gayet mühim bir ihbar geldi. Kenarı yaldızlı bu ihbar kâğıdı üzerinde yazılı birkaç satır, Yıldız Sarayı’nın altını üstüne getirmeye yetmişti. Sarayda görevli olanlar, hususi yaverler, sadık hizmetkârlar, sadrazam, vükela, paşalar, kumandanlar. Sarayda her kim varsa veli nimet efendileri tarafından azarlanmış, haşlanmışlar, sadakatsizliklerinden, gafletlerinden, sersemliklerinden dolayı her biri paylanmıştı.

 

Bütün herkes bugün gelen haberin çok mühim olduğunu hissediyor, lakin kimse meselenin ne olduğunu anlayamıyordu. Nihayet bir er tarafından Beşiktaş muhafızı Çorumlu Hasan Paşa davet edildi. Sarayda hiç kimse ile görüşmesine müsaade edilmeden huzura yalnızca kabul edildi. Bu kabulün ardından tekrar Beşiktaş karakoluna geri gönderildi.

 

Bu mühim ve tarihi günün gecesinde has ve sadık şehir muhafızı Hasan Paşa, üzerine giydiği bir asker elbisesi ve elinde kalın bir sopa olduğu halde, Beşiktaş’tan eski püskü bir kayığa binerek yalnız başına Üsküdar’a geçti. Vakit gece yarısı olduğundan iskelede kimse kalmamış, yalnız yük taşıyan beygir arabası sahibi birisiyle birlikte çeşmenin saçağı altında pinekliyordu. Muazzam Hasan Paşa düştüğü bu rezil duruma ağız dolusu küfür savurduktan sonra, beygir arabacısını yanına çağırdı:

 

“- Paşa kapısına gider misin?” dedi.

 

Beygir arabacı gece ayazının tesiriyle yekdiğerine vurmakta olan dişlerini sırıtarak lakayt bir halde:

 

“- Babalık bir çarık!” cevabını verdi.

 

O yerlere göklere sığmayan, dünyanın atlarını arabalarını, otomobillerini beğenmeyen, devletine bir türlü layık göremeyen Hasan Paşa hazretleri, zelil ve miskin halde beygir arabasına güçlükle atlayarak yola revan oldu.

 

*******

 

Üsküdar mutasarrıfı Süleyman Paşa gece yarısına yakın bir zamana kadar zabıta işleriyle uğraşmış, yorgun ve bitap bir halde evine dönmüş, o yorgunlukla uykuya dalmış gitmiş idi. Birden bire yatak odasının kapısı hızlı hızlı vurulmaya başladı. Mutasarrıf Paşa böyle ani kapı vurulmalarına alışkın olduğu için, karyolasından kalkmaya lüzum görmeden:

 

“- Ne o! Ne istiyorsunuz?” diye seslendi.

 

Kendisinin oda uşağı olan zat, oda kapısını yarım açarak başını uzattı ve:

 

“- Efendim, bir ihtiyar asker, çabuk paşa gelsin! diyor.” dedi.

 

Mutasarrıf Paşa esneyerek sağından soluna döndü:

 

“- Yarın paşa kapısına gelsin, ne ifadesi varsa orada versin!” cevabını verdi. Uşak gitti. İki dakika sonra tekrar geldi. Bu defa pek telaşlı idi:

 

“- Efendimiz… gelen adam şey…. Muhafız Hasan Paşa…”

 

Uşak cümlelerini bitirmeye vakit bulmadan Mutasarrıf paşa top gibi yerinden fırladı ve uşağının suratına şöylece bağırarak gecelik kürkünü entari üzerine, fesini de başına geçirdi:

 

“- Eşek herif, maden paşa efendimiz teşrif buyurmuşlar, ne için evvel anlayıp da haber vermedin?”

 

Abdülhamid’in bu iki has kulu, konağın selamlık odasında karşı karşıya geldikleri zaman pek dikkatli dikkatli birbirlerinin gözlerine baktılar. Her ikisi bu bakışlarıyla yekdiğerinin gözlerinden bir şeyle okumak istiyorlardı. Bu bir saniyelik karşılıklı bakıştan sonra Mutasarrıf paşa, her Hasan Paşa karakoluna uğradığı zaman yaptığı gibi Hasan Paşa babasının koşarak elini öptükten sonra karşısında ayakta durdu ve ne iradeleri olduğunu hal ve tavrıyla sordu.

 

Muhafız Paşa arkasındaki nefer kaputunun iliklerini çözerek, fesini de biraz arkaya iterek kendine bir şekil verdikten sonra neden geldiğini anlatmaya başladı:

 

“- Haydi paşa! Ali Suavi’yi arayacağız.”

 

Mutasarrıf az daha heyecandan olduğu yere düşecekti.  Ali Suavi aranacak!

 

Ali Suavi, padişahın tahta çıktığı sıralarda, Abdülhamid hanı devirmek için bir isyana kalkışmış, bu isyan esnasında da parça parça edilip öldürülmüştü. Hatta Ali Suavi’yi öldüren de, karşısında duran ve padişahın nezdinde büyük mevkilere gelen zat Hasan Paşa idi. Şimdi Ali Suavi’yi öldüren zat Hasan Paşa, onu aramakla görevlendirilmişti! Hayret ki ne hayret!

 

Mutasarrıf Süleyman Paşa, Hasan Paşa’ya biraz latife ile birlikte takılmak istemiş ama Hasan Paşa’nın ciddiyeti karşısında buna cüret edememişti. Meseleyi anlamak mümkün değildi. Lakin Padişah, Ali Suavi’nin aranmasını ferman buyurmuştu. Hasan Paşa da aramaya çıkmış. Bu işin itiraz götürür yanı yoktu.

 

Mutasarrıf Süleyman Paşa, derin bir ah çekerek, “aklım sana emanet Ya Rab” dedikten sonra Muhafız paşaya bir soru sormaya cüret etti:

 

“- Ali Suavi mi? Nerede arayacağız?”

 

Paşa cevap verir:

 

“- Evet! Ali Suavi! İskele civarındaki avam kahvelerinde arayacağız! Hamalları, kayıkçıları, beygir arabacıları kandırıp veli nimet efendimiz aleyhine bir kıyam tertibi için gelmiş.”

 

“- Nereden gelmiş?”

 

“- Ne bileyim ben, cehennemden olacak.”

 

“- Efendimiz, o şakiyi bizzat itlaf buyurmadınız mı idi!”

 

“- Evet, bizzat hem de bu mübarek sopa ile öldürmüş idim.”

 

“- Fakat…”

 

“- Fakatı, makadı yok! Efendimiz ferman buyurmuşlar. Mutlak bulunacak. Haydi, çabuk giyin, iskeleye inelim!”

 

Zavallı mutasarrıf Süleyman Paşa… Bu sadakat timsali adamın karşısında lam-cim demenin beyhude, hatta tehlikeli bir olacağını anlayarak hemen elbise odasına koştu. Giderken uşağı Abdullah’a:

 

“- Abdullah! Biz tekrar gelinceye kadar aşağıdaki misafir için bir torba arpa, saman hazırla!” dedi.

 

Mutasarrıf esasen bu gibi nükteli sözler sarfında meşhur olduğundan ve kendisini yakından tanıyanlar onun nüktelerinin manayı samimilerini pek güzel anladıklarından oda uşağı da efendinin ne demek istediğini anlamakta gecikmedi, cevaben sordu:

 

“- Efendim, yularda hazırlayayım mı?”

 

“- İstemez! Onun yuları efendisine bağlı.”

 

********

 

Bir çeyrek saat sonra çifte paşalar güzel bir konak arabasının yastıklarına kurulmakta oldukları halde Üsküdar iskelesi civarında tenha bir sokağa vardıklarında arabadan indiler ve yavaş yavaş içlerinde birer idare kandili kadar kör lambalar yanan hamallar kahvelerini isli, sisli camlarının dışarılarından kontrol etmeye başladılar. Arıyorlar, arıyorlardı. Fakat bir türlü bulamıyorlar, Ali Suavi’yi ele geçiremiyorlardı. Kahveler dolaştıktan sonra polis karakolları da yoklandı ve her karakolun daire-i memuriyetinde Ali Suavi’nin şahsına benzer bir kimse bulunup bulunmadığı soruldu. Bil tabii her karakoldan aldıkları cevap şu suretle ve aynı mealde idi:

 

“- Efendim mümkün mü? Öyle bir adam dairemiz dahlinde gezebilir mi?”

 

Muhafız Hasan Paşa düşkün, bitap, mutasarrıf Süleyman Paşa alaycı tavrıyla hemen hemen sabaha yakın bir saatte paşa kapısına geri döndüler.

 

Muhafız Hasan Paşa’nın tabii ki uyku aklına gelmiyordu. Fakat mutasarrıf Süleyman Paşa bu adamın bir an evvel Üsküdar’dan uzaklaşmasını temenni ediyordu. Mutasarrıflık makamındaki geniş koltuklardan birine yaslandıktan sonra muhafız Paşa mutasarrıfa dedi ki:

 

“- Şimdi yaz bakalım.”

 

“- Paşam ne yazayım?”

 

“- Bir arıza…”

 

“-Ne gibi?”

 

“- Ali Suavi’yi arayıp bulamadığımızı efendimize arz edecek bir arıza!”

 

Mutasarrıf, masanın gözünden bir arızalık çekip bir iki satır karaladı. Bitirdikten sonra imzalamak için Hasan Paşa’ya takdim etti. Paşa hazretleri kemal azametle:

 

“- Seni imzala!” dedi. Mutasarrıf o anda edibane bir tavırla:

 

“- Aman efendim… Hiç efendimizin huzuruyla görülen bir iş hakkında kulunuz nasıl imza atmaya cesaret eder, efendimize karşı böyle bir küstahlığa kalkışabilir miyim zan ediyorsunuz?”

 

Demesiyle, söylenen sözler muhafız Paşa’nın egosunu daha ziyade şişirerek hoşlandığını ima eder bir türle şöyle dedi:

 

“- Süleyman! Ne kadar iş bilir adamsın! İmza yerine bir 8 bir de 7 yazıp da üzerine bir çizgi çekiver benim imzam olur, öyle de takdim ederiz.”

 

Mutasarrıf, bu emri de yerine getirdikten sonra ufak bir kahve altı ettiler ve hemen huzuru hümayuna çıkarak araştırmanın neticesini arz etmek üzere Yıldız’a ulaşmak için yola çıktılar. Üsküdar iskelesine geldikleri vakit sabah ezanı okunuyordu.

 

*******

 

Yirmi dört saattir gözüne uyku girmemiş, bu müddetin bütün dakikalarını tir tir tepinmekle geçirmiş olan hakan Abdülhamid, mutasarrıfın huzur taleplerini haber alınca hemen getirmelerini fakat muhafız Paşa’nın önce girmesini isteyerek gelenleri birer birer içeri almalarını emretti.

 

Muhafız Hasan Paşa büyük bir saygı ve korku içerisinde huzura girer ve velinimetine raporunu arz ettikten sonra, iltifata nail olur. Sonra sıra mutasarrıf Süleyman Paşa’ya gelir. Paşa, Yıldız’ın iç taraflarından, birçok esrarengiz yollardan, koridorlardan geçerek, ağaçlar ortasında bir köşke ve oradan yatak odasına geçerek huzuru hümayuna kabul edilir.

 

Süleyman Paşa, ifayı merasim, uygun bir şekilde tazim ve dua eyledikten sonra sorulacak suallere cevap vermek üzere hazır oldu. Abdülhamid karyolasının başında ayakta duruyordu. Kalın ve gür sesiyle Paşa’ya sordu:

 

“- Sen de beraber aradın mı?

 

“- Evet efendimiz!”

 

“- Neyi aradınız?”

 

“- Veli nimetin iradesinin infazını!”

 

“- Şeytansın!”

 

“- Azad kabul etmez kulunuzum!”

 

“- Hasan paşa hayvanının kendi öldürdüğünü iddia ettiği herifi aramasına sen de şaştın mı?

 

“- Efendimizin iradesi aynı isabettir.”

 

– Sen de biliyorsun ya! Bu adam tam istediğim gibidir değil mi?”

 

“- Kalb-i hümayunları muhabbet-i ilham-ı hüdadır.”

 

Ertesi gün Hasan Paşa karakolunun muhteşem muhafızlık odasının köşesine müteallik Ali Suavi’nin katili olan asayı şerifi (?) bütün erkânı hükümet ve bendegânı hassa tarafından bir mutat ziyaret ve teslim olunuyordu.

 

Kaynak risale: Ebüssüreyya Sami, Abdülhamid’in Kayguları, İstanbul: Kader Matbaası, 1330

Google+ WhatsApp