ABD yaptırımları

ABD yaptırımları


ABD, kendini dünyanın hakim gücü olarak görmekte ve bütün dünyanın kendisinin talimatlarına uymak zorunda olduğunu düşünmektedir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra iki kutuplu dünya modelinin ortadan kalktığının düşünülmesi üzerine, ABD kendisini merkeze oturttuğu “Yeni Dünya Teorisi”ni kabul ettirmeye çalıştı. Özellikle 11 Eylül olaylarından sonra, tüm dünya ülkelerinin kendisinin yörüngesine oturmasını sağlama amaçlı bir politika geliştirmesi söz konusu teorinin pratiğe taşınması uygulamasıydı. 

Zaman içinde her ne kadar ABD’nin etki gücü zayıfladı ve dünyada yeni güç merkezleri ortaya çıktıysa da o özellikle ekonomik alanda küreselleşme politikalarının kendisinin hakim güç olmasını sağlayacak bir rol oynaması için çaba sarf etti. Talimatlarına uymayan ülkeleri hizaya sokmak için de muhtelif baskı araçlarını kullandı. 

ABD bu baskı araçlarını mümkün olduğunca kendi çıkarları fazla zarar görmeyecek şekilde düzenlemeye çalıştı. Bundan dolayı bazı ülkelerin, kendisini zorlayan birtakım adımlar atmalarına ve politikalar geliştirmelerine rağmen onlara yaptırım uygulamasının kendi çıkarlarına da önemli zararının olabileceğini düşündüğü yerlerde siyasi çözüm formüllerini tercih ederek ekonomik yaptırımlara başvurma yoluna gitmedi. Ama kendisinin baskın çıkacağını düşündüğü durumlarda, “dost, müttefik” tanımadan, ikili ilişkilerin diplomatik ve insanî boyutunu gözardı etmekten çekinmeksizin yaptırım kararları alabildi. 

Bazen de kendisi doğrudan baskı ve yaptırım uygulamalarına başvurmaksızın, hizmetindeki muhtelif işbirlikçi ülkeler vasıtasıyla arkadan vurma yoluna gitti. Örneğin Katar’a karşı başvurduğu politika böyledir. Kendisinin Katar’la ikili ilişkilerine zarar verecek bir adım atmaktan çekinirken, Suudi Arabistan - Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ittifakının bu ülkeye karşı katı abluka kararları almaları için en başta teşvikte bulunan ABD Başkanı Trump olmuştur. 

ABD’nin dünya üzerindeki sultası bir “korku hegemonyası”dır. Bu hegemonyada “korku” unsuru iki yönlü olarak kullanılmaktadır. Birisi “tehdit unsurları” oluşturulması suretiyle zayıf düşürülenlerin ABD ile işbirliğine zorlanmaları, diğeri ise ABD’nin kendi tehdit gücünün kullanılması suretiyle yine zayıf düşürülenlerin boyun eğmeye zorlanmaları. 

ABD, korku hegemonyasını sürdürmek için en başta askeri tehdit gücünü kullanıyor ve kendine güvendiği zaman saldırı ve işgal gerçekleştirmekten çekinmiyor. Bu konuda uluslararası savaş hukuku ile ilgili anlaşmaların da onun için bağlayıcı olmadığı bilinmektedir. Yerine göre diplomatik savaş ve izolasyon yöntemlerini kullanmaktadır. Örneğin her yıl “teröre destek veren ülkeler listesi” yayınlamasının amacı budur. Bu listeyi gerçekte teröre destek veren ülkeleri ifşa etmek için değil, kendisinin politikalarına boyun eğmeyen ülkeleri hizaya sokmak için kullanmaktadır. Son dönemde Sudan’ın siyonist işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirme kararı alması karşılığında bu listeden çıkarılması listenin ne amaçla hazırlandığını çok bariz bir şekilde gözler önüne sermiştir. Eğer bu liste gerçekten terörü destekleyen ülkelerin ifşa edilmesi için hazırlanıyor olsaydı, Sudan’ın listeden çıkarılmasının işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirme şartına bağlı olmaması; Sudan eğer gerçekten teröre destek veren ülkelerdense isminin yine listede kalması, bu politikasına son verdiyse de herhangi bir şarta bağlı olmaksızın isminin listeden çıkarılması gerekirdi. 

ABD’nin korku hegemonyasının sürmesi için başvurulan uygulamaların en önemlileri arasında yer alanlardan biri ise ekonomik yaptırımlardır. ABD’nin en sıcak dostu BAE’deki bazı şirketlere İran’la ilişkilerinden dolayı ve ekonomik yönden en çok ilişki içinde olduğu Çin’deki bazı şirketlere muhtelif gerekçelerle yaptırım uyguladığını hatırlatalım. Fakat bu yaptırımlarından her zaman da istediği sonucu elde etmesi mümkün olmamaktadır. Çünkü bu yaptırımlarında çıtayı her zaman kendi çıkarlarının zarar görmeyeceği boyutlara göre ayarlamak zorundadır.

Google+ WhatsApp